AUDIO

Mp3 recordings

Live Improvisations From Concerts

Birkaç Türk teması üzerine doğaçlama: Üsküdara Gider İken, Ah Bir Ateş Ver, Ilgaz, Yine Bir Gülnihal

(Canlı, 2007’de TRT Ankara Radyosu’nda verilen bir resitalden)

Cellist Benyamin Sönmez was one of the greatest virtuosi to come out of Turkey. In late 2011 he passed away unexpectedly, at a very young age,. One of the pieces that we used to include in our concert programs together was the etude version of Paganini’s famous variations, rendered for solo piano by Liszt-Busoni. I used to play this piece alone, in the middle of our otherwise duo concerts.

After Benyamin passed away, memorial concerts began to take place yearly. These are mixed programs where Benyamin’s friends and admirers take the stage in turn, playing a piece or two each. One of these concerts took place on January 18, 2014 in Ankara, at the Çankaya Municipality Modern Arts Center, organized by Pınar Alpay, sponsored by the Sevda Cenap And Music Foundation. I was among the invited artists to perform that evening. However, I hadn’t decided on what to play beforehand. I had only given notice that I would improvise something. I decided on what to base this improvisation on, that very day, right before the concert: As I took stage, I grabbed a list of all the works being played that day in memory of Benyamin by his friends (I placed the concert program in front of me, made notes of a few of the tunes as a reminder to myself), also grabbed a few scores from people who had taken stage before me and some who’d be taking stage after me, even downloaded one of them from the internet, placing my phone on the the piano’s music rack -because the person to play that piece hadn’t arrived yet. Then I improvised, making a variation out of each of these tunes, fitting them all to the framework of the Paganini theme.  Hence, the first variation ended-up incorporating a motive from the Bach suite, the second variation incorporating Saint-Saëns’ Swan, the third variation incorporating another movement from the Bach suite, the fourth variation incorporating Telemann’s Viola Concerto’s Largo movement, the fifth variation incorporating the Allegro movement of the same piece, the sixth variation incorporating a motive from Scriabin’s op. 28 Fantasy etc. The rest can be figured-out from the program below.

The recording quality is low. However I wanted to share it here, because it was a one-time endeavor.

In memory of Benyamin…

 

 

Benyamin anma programi on (Large)Benyamin anma programi arka (Large)

Transformations (CD)

*Taksim meaning “distribution” is a term for traditional Turkish improvisation.

Improvisation on a theme from “Fiddler on the Roof” by Jerry Bock

*Sultaniyegah is a traditional Turkish scale/makam. 

Saz Semaisi is an instrumental Turkish form, traditional played at the closing of vocal concerts.

The name of the composer here translates: Sir Arif the Pilgrim and Kanun Player

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

All tracks on this album are first-take improvisations except the last two, which are semi-improvisational arrangements.

Turkish Music on Piano (CD)

You are a song; you are now far away but either way one summer day you will come to me from the other end of the world, calling me your “altar”. Then we will spend many blissful nights under the pine trees!

(This is a humorous title combining the names of several songs in waltz time by traditional Turkish composers)

*Ilgaz is a mountain range in northwest Anatolia, Turkey.

*Sultaniyegah is a traditional Turkish scale/makam.

Sirto is a traditional instrumental form which has common Turkish-Greek roots.

*Kasap Havası (Tr.) or Hasapiko (Gr.) is a traditional line-dance originally danced by the Greek butchers of old Istanbul, nowadays also popular in Turkish weddings.

 

Hakan A. Toker, piano

Dale Langdon, percussion

Afghan Music on Piano (CD)

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

It is unknown to me whether this song sang by the Afghan singer Ahmad Zahir is also composed by him or not. If you know who the composer is, please get in touch with me.

Compositions for Piano

Hakan A. Toker as Performer

Compositions for Other Instruments

nadezhda01

Amerika’da yaşadığım dönemde, 2005 yılının Mart ayında daha önce denemediğim bir şeye giriştim: İnternette sevgili aramak! http://www.SingleMe.com diye bir çöpçatanlık sitesine üye oldum ve profil oluşturdum. Yaklaşık bir hafta sonra Nadejda Mayorova adında, Rusya’nın Çeboksary kentinde yaşadığını söyleyen ve oldukça güzel bir genç kızın fotoğraflarını içeren bir profil sahibi benimle irtibata geçti. O fotoğrafları görür görmez çarpıldım, iki gün geçtikten sonra da adını “aşk” koydum! Karşımdaki insan da o kadar çabuk aşka susamış ve o kadar çabuk bana değer veren bir tavır sergiledi ki, birkaç gün içerisinde karşılıklı ilan-ı aşk ediverdik!

 

Eskiden her âşık olduğumda bir vals yazardım. Ancak 3 yıldır âşık olmamıştım ve 3 yıldır hiç beste yapmamıştım! Bir daha hiç âşık olmayacağım ve bir daha hiç beste yapmayacağım fikrine, müzik hayatıma bundan sonra sadece yorumcu olarak devam edeceğim fikrine alışmaya başlamıştım. Aşkı yeniden capcanlı hissetmek ve etkisiyle yeniden kalbimin derinliklerinden gelen tınıyı kâğıda dökmek benim için cennette olmaya eşdeğerdi!

 

İlham perisi beni, “Nadejda”yla ilk yazışmamızdan iki gün sonra Bloomington’dan Indianapolis’e araba kullanırken yakaladı. Yol boyunca onun adını sayıklarcasına defalarca mırıldanmaya başladım ve bu mırıltılar ezgilere dönüştü. Havaalanından bir dostumu almaya gidiyordum, geç kalmak istemedim. Bu yüzden arabayı durdurmaksızın kağıt, kalem çıkardım ve direksiyon üzerinde hayatımda yazdığım en lirik valslerden birini bestelemeye koyuldum! Ertesi gün aynı yolu tekrar gidip gelmem gerekti. Bu sefer yağmur da yağıyordu. O havada araba sürerken yeniden aşka gelip yazmaya koyuldum ve böylece parçanın taslağını tamamlamış oldum.

 

Bu tür duygu yoğunluklarını genellikle ana sazım olan piyanoya yansıtmaya alışkın olan ben, bu seferki “aşk bestemi” akordeon için yazdım. Çünkü bu parça uzayan seslerden, lirik, şarkı söyleyen ezgilerden oluşuyor; tercihen sesleri uzatıp titretebilen (vibrato yapabilen) bir çalgı gerektiriyordu. Piyanoda bu özellikler yok! Bu özelliklere sahip olup da çalabildiğim tek çalgı akordeondu. Parçayı piyano ve keman için yazmayı düşündümse de bu fikri çabucak terk ettim, zira ilk karşılaşmamızda yapıtı ona tek başıma çalabilmek istiyordum. Kıza müzik yoluyla ilan-ı aşk ederken kemancının orada işi ne?!

 

“Nadejda”nın üç hecesinden türettiğim üç notalık bir motifcik, farklı ezgilerde farklı kılıklara bürünerek, parçanın 200’ü aşkın yerinde ortaya çıkıyor: kısa bir notayı takiben daha tiz ve daha uzun bir nota, sonra tekrar daha pes ve kısa bir nota.

 

Sonraki birkaç hafta boyunca bir yandan “Nadejda” ve ben birbirimize sayısız aşk mektupları (emailleri) ve fotoğraflar yollarken, ben yeni valsim üzerinde canla başla çalıştım. Pek çok detay ekledim, bilgisayarda temize çektim. Yalnız, yazdığım parça akordeondaki seviyemin çok üstündeydi ve ben onu kıza kusursuz çalmak istiyordum; kendisi her ne kadar Madonna dinlediğini ve hiç bir müzik bilgisi/kültürü/becerisi olmadığını söylemiş olsa da! Bu yüzden evden provaya, provadan sosyal bir etkinliğe, oradan eve giderken; asansörde, merdivende, yolda, karşıdan karşıya geçerken… her yerde, gece gündüz akordeon çalıştım! Aşkın verdiği azimle el attığım her işe capcanlı bir enerji katıyordum! İki ayda resmen akordeondaki seviyem çağ atladı!

 

Akordeon versiyonu her halükarda tek başına bana yeterli gelmedi; ek olarak, çalışmamı haftalarca sürdürerek parçanın keman, çello ve piyano için çok daha zengin bir versiyonunu yarattım. Sevgili dostlarım Danny ve Lucio cömertçe zamanlarını vererek benimle bu trio versiyonunu çalışıp kaydettiler. Akordeon için olan orijinal versiyonu da kaydettim.

 

Bu sırada kızın parçadan haberi yoktu! Sürpriz yapmaya niyetliydim. Hayalim günün birinde onunla buluştuğumda önce orijinal versiyonunu bizzat çalmak, sonra da trio kaydını CD’den çalarken onunla dans etmekti. Nadejda kollarımda benimle vals yaparken, onun isminden türettiğim o motifin her gelişinde kulağına ismini fısıldayacaktım: Nadejda… Nadejda… Nadejda!..

Nadejda, Rusça “ümit” demekmiş, bu arada…

 

Nadejda’ya emailler yazarak günler, haftalar, uzun saatler geçirdim. Ona her şeyimi anlattım; geçmişim, o anki yaşantım, hatalarım, yürümemiş olan evliliğim, diğer ilişkilerim, umutlarım, arzularım, hobilerim, hayallerim… Pek benimkiler kadar uzun olmamakla beraber, o da bana, o güzelim fotoğraflarıyla bezenmiş, pek çok uzun, tatlı, romantik mesaj yolladı. 25 yaşında olduğunu, hastanede çalışan bir hemşire olduğunu, şehre yakın bir köyden geldiğini, Çeboksary’de 6 yıldır büyükannesiyle bir apartman dairesinde yaşadığını söyledi. Bana birkaç şiir bile yolladı ve beni birkaç kez telefonla aradı. Postaneden aradığını söyleyerek, konuşmaları hep kısa tuttu. Benim onu arayabileceğim bir numara yoktu; evde telefonları olmayacak kadar fakir olduklarını söyledi. Evleneceği adamı aradığını, benim aradığı adam olduğumu, hayallerinin erkeği, “prensi” olduğumu, hayatının kalanını geçirmek istediği insan olduğumu söyledi.

 

Ona inandım. O kadar âşıktım ve aşktan öylesine besleniyordum ki, herkesin aklına gelebilecek makul şüphelerin yanıma yaklaşmasına izin vermeden aşkın ve müziğin tadını çıkardım! Belki de en azından üzerinde çalışmaya başladığım vals bitene kadar bu rüyadan uyanmamam gerekiyordu.

 

Fotoğraflarının siyah-beyaz çıktılarını alıp pastel boyalarla boyadım, gecelerimin meşgalesi oldu. Onları yatak odamın duvarına, yatağımın yanına astım. Onları her gece ve her sabah saatlerce seyrettim, hayallere dalarak. Kendi uydurduğum yazı tipleriyle adını defterime pek çok renk ve şekilde yazdım. Öyle ki, yeni bir hobi edindim: Latin ve Kiril alfabelerinin harf ve yazı tipleriyle oynayarak “ambigramlar” (birden fazla açıdan okunabilen yazılar) yarattım. Kiril alfabesiyle onun adını yazıyordum, tersten çevirince Latin harfleriyle benim adım okunuyordu. Kesintisiz bir ilham halindeydim; her gece, her fırsatta, elimden gelen her yolla onun adını yücelten bir şeyler yaratmak istiyordum.

 

Bir gün gelip beni ABD’de ziyaret etmek istediğini söyledi, haziranda, yıllık izni sırasında. Ancak bunu gerçekleştirecek parası olmadığını ekledi. Parayı çok utanarak ve tatlılıkla istedi benden. Dediğine göre yaşadığı kentte bir seyahat acentası varmış; eğer uçak biletini onlardan satın alırsa vizesini de onun için 1 – 2 haftada çıkartırlarmış. Gereken toplam para 1550$ idi -o sene bir yıldır biriktirebildiğim paranın tamamına yakını-. Bana acentanın telefonunu verdi. Rusça bilen bir arkadaşıma arattım. Kredi kartımla ödeme yapmak istedim, kabul etmediler. Parayı kıza göndermemi, onun şirkete elden ödeme yapmasını söylediler. Bunu üzerine “Western Union” adlı bir uluslararası havale firmasıyla nakit göndermeye giriştim. Western Union’u çoğunuz biliyordur: Dünyanın dört bir yanında şubeleri var. Bu şubeler her zaman kendilerine ait bürolar olmuyor; anlaşmalı oldukları diğer iş yerlerini de aracı olarak kullanıyorlar. Benim yaşadığım Bloomington’daki aracı kurum “Marsh” adında bir süpermarketti.

 

Hiç tereddüt etmeden paramı çektim, markete girdim, kasiyer vasıtasıyla, ana paranın üzerine 103$ da havale ücreti ödeyerek parayı gönderdim. Nadejda’nın yapması gereken kendi yaşadığı Çeboksary’deki Western Union şubesine gidip kimlik göstererek parayı çekmekti. İşlemi tamamlayıp marketten çıktıktan sonra aklıma bir şey geldi: Çeboksary’deki Western Union şubesinin adresi neydi acaba? Bunu sormak için tekrar markete girdim, sevgilime parayı nereden alacağını bildireyim diye. Ancak kasiyer bu bilgiye sahip değildi. Bunun için Western Union’un merkezine telefon etmesi gerekti. İşte o noktadan sonra olaylar farklı bir yöne akmaya başladı.

 

Telefona çıkan yetkili paranın Rusya’da bir kadına gönderildiğini fark edince benimle konuşmak istedi. Kasiyer telefonu bana verdi. Telefondaki kişi Esther adında, orta yaşı geçkince olduğu anlaşılan, nazik bir hanımdı. “Para gönderdiğin bu insanı tanıyor musun? Yoksa internette tanıştınız, birbirinize âşık oldunuz da, o bu parayla bilet alıp gelecek ve senle yuva mı kuracak sanıyorsun?” diye sordu bana. Afalladım, aynen dediği gibi olduğunu söyledim.

 

Bunun üzerine bana anlattı: Rusya’ya aynı amaçla para yollayan çok erkek varmış. Bu Rus “kızlar”ın çoğu dolandırıcıymış! Çoğu zaman bu dolandırıcılar erkek olurmuş. Benim gibi saf erkeklerden para sızdırmak amacıyla çeşitli kızların resimlerini kullanıp onlara bu erkekleri telefonla da arattırıyorlarmış. Çalıştığı iş yerinde elinin altından nice paralar beyhude akıp gitmiş, nice erkeğin bu yolla dolandırıldığına tanık olmuş. Yani parayı yolluyorsun, ama kız gelmiyor! Para Rusya’daki bir adama gidiyor; bu kızları kullanan bir adama. Esther bazı erkekleri uyarıp bu şekilde dolandırılmalarını önlemiş. İnternette yapacağım bir arama ile Nadejda’nın foyasını meydana çıkarabileceğimi söyledi. Yolladığım parayı da geri çekmemi önerdi.

 

Sanırım artık içine düştüğüm hayal dünyasından uyanmanın zamanı gelmişti. Dediğini yaptım, paramı karşı taraf çekmeden geri çektim. Esther meğer aynı zamanda opera sanatçısıymış! Bana telefonda bir arya bile söyledi! Sonra valsin bir kopyasını ona yolladım.

nadezhda02

nadezhda03

Paramı geri aldıktan ve Esther’a teşekkür ettikten sonra derhal gidip internete girdim ve dostum Emilio’nun yardımıyla bir site bularak, Esther’ın haklı olduğunu gördüm. Bu site (http://www.womenrussia.com/blacklist.htm) Rusya’dan dünyaya açılmak isteyen gerçek kadınlara koca bulan meşru bir çöpçatanlık ajansıydı. Bir sayfalarında benim başıma gelen türden tezgâhlara karşı insanları uyarmak için o güne kadar ifşa olmuş sahte kadın profillerinin listesini vermişlerdi. Benim “Nadejda”m, adeta en sıkı çalışan, en azılı çete gibi, listenin en tepesindeydi! Orada onun fotoğrafları vardı; yanında da pek çok farklı isim altında, her seferinde Rusya’nın farklı bir şehrinden olduğunu iddia eden, her erkeğe farklı bir hayat hikâyesi anlatan aşk mektuplarından örnekler. Kullandığı isimlerden bazıları: İskitim’den Elena İnyutina, Saratov’dan Elena Kurçinina, Sumara’dan Anastasiya Perşotkina, Çeboksary’den Valeria Çekaleva, Kazan’dan İrina Egorova, Samara’dan Evgenia, Natalia Karegorodseva, Sokuv’dan İrina Galkina, Ludmilla Tarasova, Vladimir’den Olga, Natasha… Muhtemelen benden önce ve benimle eş zamanlı olarak pek çok erkeğe yazıp bilet ve vize parası istemişti…

 

En başından bu ihtimali düşünmüştüm! En başından içimden geçirmiştim ki karşımdaki benimle dalga geçen bir erkek de olabilir. Dostlarım da beni uyarmıştı. Fakat ben âşıktım! Âşık olmak ihtiyacındaydım. Bu yüzden aşka düşman olan bu şüpheleri en başından def ettim ve Nadejda’nın pek çok yerde açık vermesine rağmen hep ona güvenmeyi seçtim. Biliyorum, bu had safhada bir saflık! Ancak o an için aşkın gerektirdiği buydu, yaşamam gereken buydu. Ondan şüphelenmek yerine, telefonda kredi kartı ödemesi kabul etmeyen seyahat acentasından şüphelendim. Ona bu adamlara karşı dikkatli olmasını, mutlaka fatura istemesini söyleyecektim. Zira bir Rus vatandaşı için 1-2 hafta içinde Amerikan vizesi çıkmasını garanti etmeleri pek gerçekçi gelmemişti bana. Moskova’daki Amerikan büyükelçiliğinin dediğine göre, onlardan bir turist vizesi çıkması genelde 6 haftayı bulan bir işlemdi.

 

Ayrıca, ta başından, bu isme ve cisme âşık olduğumda; âşık olmanın ne olduğu ve beni nasıl etkilediği hakkında aşağıdaki çözümlemeyi veya teoriyi geliştirdim -ki bunu mesajlarımda “Nadejda’ya” da aktarmıştım-:

 

İnanıyorum ki Aşk, hepimizin içinde bulunan, saf ve ebedî bir varlık. Her insanın bir kalbi var ve bu kalbin içinde saf bir öz. Yaptığımız her şeyi bize yaptıran Aşk arayışımız; ya da belki bir insanın içindeki Aşk’ın bir diğerinin içindeki Aşk’la kavuşma içgüdüsü. Tüm yazdığımız şarkılar, tüm açtığımız savaşlar, mutlu ettiğimiz tüm insanlar, canını yaktığımız tüm insanlar… Aslında hepsi Aşk adına. Mutluluk: Aşk. Tanrı: Aşk. Kâinatın ruhu: Aşk… İnanıyorum ki bizi insan yapan her şey; etimiz, kemiğimiz, aklımız, duygularımız, hepsi birer maske, içimizdeki Aşk’ı saklayan bir kostüm. Eğer bütün bunlardan arınabilseydik, biz, bu dünyada yaşayan tüm insanlar birbirimizi kucaklardık; birleşir, tek vücut olurduk. Çünkü bizler, Aşk denen her tarafa dağılmış bir yapbozun parçalarıyız; birbirimize aitiz. Ancak şu kusurlu halimizle Aşk’ı sadece belirli bireylerde görebiliyoruz. Bu insan halimizle, her şeyi kucaklamaktan aciziz. Neden hakkında hiçbir şey bilmediğim nefis görünümlü bir kıza âşık oluyorum? Neden iyi huylu, iyi tanıdığım ama şişman bir kadına değil? Çünkü ben o şişman kadın kadar mükemmellikten uzağım. Aynı zamanda onun kadar sevilmeye layık ve güzelim aslında; tıpkı “Bay Nadejda” gibi.

 

Nadejda’nın gerçek yüzünü gördükten sonra evime gittim. Telefon çaldı. Arayan “Nadejda’ydı”. Belli ki parayı soracaktı. Her zamanki gibi “canım cicim”le girdi lafa. “Aman Nadejda, bekle, sana bir sürprizim var!” dedim. Koşup akordeonumu kaptım. “Dinle, bunu senin için yazdım” dedim, hoparlörü açtım ve çalmaya başladım. Artık biliyordum, ya da en azından tahmin ediyordum ki bana “Nadejda” mahlasıyla mektuplar yazan büyük ihtimalle bir erkekti; bu telefondakiyse onun kullandığı bir kadın; belki sevgilisi, ortağı, belki cüzi bir para karşılığı bu işi yapmayı kabul etmiş bir kadın. Sonuncu seçeneği hayal ettim. Kadın yüreğinin erkeğinkinden daha saf olduğunu, bir noktadan sonra zulme daha fazla ortak olamayacağını hayal ettim. Olanca aşkımla çaldım o valsi ona telefonda! Daha önceki arayışlarında postaneden aradığı için hep 5 dakikayla sınırlı tutmuştu görüşmeleri. Oysa Nadejda valsi 13 dakika sürüyor. Son birkaç saniyesine kadar dinledi, parça bitmek üzereyken kapadı. Kapatırken hıçkırığını duyar gibi oldum. Acaba güldü mü, ağladı mı, yoksa hiç biri mi? Asla bilemeyeceğim. Belki bu kadar bayağı bir girişimin karşısında bu kadar yüce şeyleri seferber etmeme güldü, alay etti? Belki de aşkımın derinliğini müzikte duydu, hissetti ve kadın kalbi daha fazla dayanamadı, ilk defa yaptığından pişman oldu? Belki sonra gidip onu kullanan adama bu işi daha fazla sürdüremeyeceğini söyledi? Safça bir düşünce ama öyle olmuş olabileceğini hayal etmek hoşuma gidiyor.

O telefonu kapadıktan sonra gittim, ona bir email yazdım: “Sayın bayım veya hanımefendi, her neyseniz! Sizi tebrik ederim, bunca zaman beni başarıyla işlettiniz. Fakat artık maskeniz düştü, gerçek niyetinizi öğrendim ve paramı son anda geri çektim. Bu yaptığınız çok kötü bir şey. Lâkin ben size teşekkür borçluyum! 3 yıldır âşık olmamış bir adam olarak ve 3 yıldır tıkanmış bir besteci olarak sayenizde aşkı yeniden tattım ve yeniden beste yapmaya başladım! Az önce telefonda dinlediğiniz vals sizin için uzun zamandır hazırlamakta olduğum bir sürprizdi. Ekte ilk sayfasının notasını gönderiyorum, hatıra olarak saklarsınız. Sizi Aşk adına affediyorum! Ancak sizi internette ifşa edeceğim, mümkün olduğunca çok insanı size karşı uyarmak amacıyla. Dilerim bir gün yaptığınızın yanlış olduğunu anlar, ışığı görür ve bu huyunuzdan vaz geçersiniz…”

 

Sonra döndüm eve, onun duvarlarımı kaplayan resimlerini sessizce bir çekmeceye kaldırdım ve yattım. Ertesi sabah yoga yaptım, nefes egzersizleri yaptım. Bu egzersizler sırasında bir ağlama geldi. Nefis bir ağlama! Bir farkındalığın, bir yük atmanın sonucuydu bu ağlama; çok önemli bir seçim yaptığımı fark ettim: Nadejda’yı affetmekle üzerime binebilecek koca bir yükü reddetmiş ve özgürlüğü seçmiştim! Aldatılmışlığın kapkara, zehir zemberek duygusunu sahiplenip kabuğuma çekilmek yerine; bu olaydan aldığım dersi, yeni bestemi ve onu bana yazdıran Aşkı, ruh dünyamdaki tazelenmeyi sahiplenmeyi seçmiştim. Bunun bir kader değil, bir seçim olabileceğini idrak etmek ve bana yarayacak olanı seçmek beni tüy gibi hafif ve özgür kılmıştı!

 

Hemen telefona sarıldım ve geçmişimde kırgın olduğum kim varsa ve bana kırılmış olabileceğini düşündüğüm kim varsa aradım, “Seni affettim. Lütfen sen de beni affet!” dedim. Bunu, artık haklı-haksız muhakemesini bir kenara bırakarak yaptım. “Seni affettim” dediğim insanların halen kabahatli olduklarına inanıyordum, kabahatleri konusunda fikrim değiştiği için affetmiyordum; sadece yükten kurtulmak için, yargılamanın, suçlamanın ne onlara, ne bana faydası olmadığını anladığım için! “Beni affet” dediğim insanların bazısına karşı kendimi suçlu hissetmiyordum; hatayı üzerime aldığım için değil, sadece yükten kurtulmak için, artık hayatımın hiçbir noktasında negatif enerji barındırmak istemediğim için af diledim onlardan.

 

Oh, ne iyi geldi! Bu davranışı o günden sonra ilke edindim: Haklı ya da haksız yere bir insanı kırmışsam özür dilerim, haklı ha da haksız yere kalbim kırılmışsa, kıranı affederim. Çünkü bu kalp benim, bana lazım! Karşımdaki haksızlık yapmış dahi olsa, hele ki kendi suçunu asla idrak edemeyecek biri olsa, kalbimin onarılması için onun tekâmülünü bekleme lüksüm olabilir mi? Ben kendi iyiliğim, ruh ve beden sağlığım için affediyorum! Herkese de bu yolu tavsiye ederim.

 

İçimizde taşıdığımız her kırgınlık ve her pişmanlık bizi ağırlaştırır, sağlığımızı bozar, iç görümüzü bulandırır, enerjimizi zayıflatır. Uzun, sağlıklı ve enerji dolu, pozitif bir hayat yaşamak istiyorsak, bize karşı işlenen tüm suçları affetmeliyiz, ne kadar zalimce olurlarsa olsunlar; ayrıca kendi işlediğimize inandığımız tüm suçlar için kendimizi affetmeliyiz, ne kadar kabahatli olursak olalım.

 

Bu demek değil ki bu dünyada canilerin, hırsızların kol gezmesine göz yumacağız; bu demek değil ki hiçbir otokontrol mekanizmamız olmadan keyfimizce kalp kıracağız! Bu şu demek: Erdemli ve bilinçli insanlar olarak bu dünyada kötülüğe izin vermeyeceğiz, elden geldiğince kötülükle mücadele edeceğiz, hem içimizdeki, hem dışımızdaki kötülüklerle; ancak bu mücadeleyi duygusal bir çöküntü halinde değil, yüksek ve pozitif bir enerjiyle, akılcı davranarak sürdüreceğiz. Böyle yaparsak mücadelemizde daha iyi sonuçlar elde edebiliriz.

 

Aşk konusuna dönecek olursam… Nadejda’dan önceki aşklarım farklıydı: bir insanı, bir ismi yüceltirdim, onu her şeyin üstünde tutardım. Onun benim varlığımı onaylaması, bana karşı sevgisi her şey demekti, mutlak mutluluk demekti. Onun beni reddi ise mutlak yıkım ve mutsuzluk demekti. Bu kafayla çok acı çektim. O zamanlar hep birilerine aşıktım; aşkların biri biter, biri başlardı. Sonra 3 yıl âşık olmaz oldum. Ardından gelen “Nadejda”nın aşkıyla bir iç görü geliştirdim, yeni bir bakış açısı edindim, âşık olmanın ne olduğuna ve nasıl işlediğine dair:

 

İnanıyorum ki insan âşık olmaya hazır olduğu zaman âşık olur, çiçek açma zamanı gelmiş bir bitki gibi. O an kendi içimizdeki kaynaktan fışkıran bu capcanlı duygunun âşık olduğumuz kişiyle ilgisi yoktur. Bu tamamen insanın kendiyle alakalıdır! Âşık olduğumuz kişi, sadece doğru zamanda doğru yerde bulunan, bazı yüzeysel özellikleri zevkimize hitap etse de, başka açılardan hemen hemen rastgele bir unsurdan ibarettir. O herhangi birisi olabilir! Kim olduğu fark etmez. Gerçek olup olmadığı bile fark etmez! “Nadejda”nin bir yanılsama olmasının bir önemi yok, aşkımın bir karşılığı olmasına artık gerek yoktu! Onun foyası meydana çıktıktan sonra benim aşkım bitmedi, sadece o düzmece şahsiyetten kopup etrafa yayıldı: haftalarca içimde o nadide duyguyla dolaştım, gördüğüm her şeye, herkese aşkla baktım, sahiplenmeyi gerektirmeyen, saf bir aşkla.

 

Sonra zamanın ve hayatın getirileriyle bu coşku azaldı, ancak prensip olarak içimde kaldı. İnsan Aşk’tan geldiğini ve Aşk’a gitmekte olduğunu unutunca Aşk’a kızabiliyor, hayatta karşısına çıkan türlü insanlar ve olaylar karşısında kendisini Aşk’tan kopuk hissedebiliyor. Mümkün olduğunca Aşk’ı hatırlamak ve gördüğümüz, hissettiğimiz her şeye bu gözle bakmak yararımıza olur diye düşünüyorum. Etten, kemikten insan olduğumuz sürece %100 başarılması imkansız bir misyon bu. Herkesi ve her şeyi eşit sevmek insan doğasına aykırı. Kim bütün çocukları kendininkiler kadar sevebilir? Kim bütün yabancıları dostları gibi, “sevdikleri” gibi sevebilir? Kim tüm erkekleri veya kadınları kendi sevdiceğiyle bir tutabilir? Hiç kimse. Yapabileceğimiz tek şey ve belki de en güzel şey, olabildiğince, kapasitemiz elverdiğince çok insanı sevmek, hayatı ve her şeyi sevmek. Kalbimizde nefret taşımak sadece kendimizi ağır hissetmemize neden olur. Yaralarımızı iyileştirmediği gibi, sorunlarımızı ve bizi üzen insanları düzeltmez. Canımızı yakmaya çalışanların tümüne karşı kullanabileceğimiz en güçlü araç Aşk’tır. Cezalandırma değil, intikam değil; bağışlama ve Aşk.

 

Dilerim Aşk daima içinizde parıldasın, sizin ve baktığınız her şeyin yolunu aydınlatsın!

 

 

Hakan A. Toker

nadezhda04

Draft_of_waltz_1Draft_of_waltz_2

Viola: Danny Stewart (originally written as violin part)

Cello: Lucio Amanti

Piano: Hakan A. Toker

 

 

Nadejda

 

 

nadezhda01

Amerika’da yaşadığım dönemde, 2005 yılının Mart ayında daha önce denemediğim bir şeye giriştim: İnternette sevgili aramak! http://www.SingleMe.com diye bir çöpçatanlık sitesine üye oldum ve profil oluşturdum. Yaklaşık bir hafta sonra Nadejda Mayorova adında, Rusya’nın Çeboksary kentinde yaşadığını söyleyen ve oldukça güzel bir genç kızın fotoğraflarını içeren bir profil sahibi benimle irtibata geçti. O fotoğrafları görür görmez çarpıldım, iki gün geçtikten sonra da adını “aşk” koydum! Karşımdaki insan da o kadar çabuk aşka susamış ve o kadar çabuk bana değer veren bir tavır sergiledi ki, birkaç gün içerisinde karşılıklı ilan-ı aşk ediverdik!

 

Eskiden her âşık olduğumda bir vals yazardım. Ancak 3 yıldır âşık olmamıştım ve 3 yıldır hiç beste yapmamıştım! Bir daha hiç âşık olmayacağım ve bir daha hiç beste yapmayacağım fikrine, müzik hayatıma bundan sonra sadece yorumcu olarak devam edeceğim fikrine alışmaya başlamıştım. Aşkı yeniden capcanlı hissetmek ve etkisiyle yeniden kalbimin derinliklerinden gelen tınıyı kâğıda dökmek benim için cennette olmaya eşdeğerdi!

 

İlham perisi beni, “Nadejda”yla ilk yazışmamızdan iki gün sonra Bloomington’dan Indianapolis’e araba kullanırken yakaladı. Yol boyunca onun adını sayıklarcasına defalarca mırıldanmaya başladım ve bu mırıltılar ezgilere dönüştü. Havaalanından bir dostumu almaya gidiyordum, geç kalmak istemedim. Bu yüzden arabayı durdurmaksızın kağıt, kalem çıkardım ve direksiyon üzerinde hayatımda yazdığım en lirik valslerden birini bestelemeye koyuldum! Ertesi gün aynı yolu tekrar gidip gelmem gerekti. Bu sefer yağmur da yağıyordu. O havada araba sürerken yeniden aşka gelip yazmaya koyuldum ve böylece parçanın taslağını tamamlamış oldum.

 

Bu tür duygu yoğunluklarını genellikle ana sazım olan piyanoya yansıtmaya alışkın olan ben, bu seferki “aşk bestemi” akordeon için yazdım. Çünkü bu parça uzayan seslerden, lirik, şarkı söyleyen ezgilerden oluşuyor; tercihen sesleri uzatıp titretebilen (vibrato yapabilen) bir çalgı gerektiriyordu. Piyanoda bu özellikler yok! Bu özelliklere sahip olup da çalabildiğim tek çalgı akordeondu. Parçayı piyano ve keman için yazmayı düşündümse de bu fikri çabucak terk ettim, zira ilk karşılaşmamızda yapıtı ona tek başıma çalabilmek istiyordum. Kıza müzik yoluyla ilan-ı aşk ederken kemancının orada işi ne?!

 

“Nadejda”nın üç hecesinden türettiğim üç notalık bir motifcik, farklı ezgilerde farklı kılıklara bürünerek, parçanın 200’ü aşkın yerinde ortaya çıkıyor: kısa bir notayı takiben daha tiz ve daha uzun bir nota, sonra tekrar daha pes ve kısa bir nota.

 

Sonraki birkaç hafta boyunca bir yandan “Nadejda” ve ben birbirimize sayısız aşk mektupları (emailleri) ve fotoğraflar yollarken, ben yeni valsim üzerinde canla başla çalıştım. Pek çok detay ekledim, bilgisayarda temize çektim. Yalnız, yazdığım parça akordeondaki seviyemin çok üstündeydi ve ben onu kıza kusursuz çalmak istiyordum; kendisi her ne kadar Madonna dinlediğini ve hiç bir müzik bilgisi/kültürü/becerisi olmadığını söylemiş olsa da! Bu yüzden evden provaya, provadan sosyal bir etkinliğe, oradan eve giderken; asansörde, merdivende, yolda, karşıdan karşıya geçerken… her yerde, gece gündüz akordeon çalıştım! Aşkın verdiği azimle el attığım her işe capcanlı bir enerji katıyordum! İki ayda resmen akordeondaki seviyem çağ atladı!

 

Akordeon versiyonu her halükarda tek başına bana yeterli gelmedi; ek olarak, çalışmamı haftalarca sürdürerek parçanın keman, çello ve piyano için çok daha zengin bir versiyonunu yarattım. Sevgili dostlarım Danny ve Lucio cömertçe zamanlarını vererek benimle bu trio versiyonunu çalışıp kaydettiler. Akordeon için olan orijinal versiyonu da kaydettim.

 

Bu sırada kızın parçadan haberi yoktu! Sürpriz yapmaya niyetliydim. Hayalim günün birinde onunla buluştuğumda önce orijinal versiyonunu bizzat çalmak, sonra da trio kaydını CD’den çalarken onunla dans etmekti. Nadejda kollarımda benimle vals yaparken, onun isminden türettiğim o motifin her gelişinde kulağına ismini fısıldayacaktım: Nadejda… Nadejda… Nadejda!..

Nadejda, Rusça “ümit” demekmiş, bu arada…

 

Nadejda’ya emailler yazarak günler, haftalar, uzun saatler geçirdim. Ona her şeyimi anlattım; geçmişim, o anki yaşantım, hatalarım, yürümemiş olan evliliğim, diğer ilişkilerim, umutlarım, arzularım, hobilerim, hayallerim… Pek benimkiler kadar uzun olmamakla beraber, o da bana, o güzelim fotoğraflarıyla bezenmiş, pek çok uzun, tatlı, romantik mesaj yolladı. 25 yaşında olduğunu, hastanede çalışan bir hemşire olduğunu, şehre yakın bir köyden geldiğini, Çeboksary’de 6 yıldır büyükannesiyle bir apartman dairesinde yaşadığını söyledi. Bana birkaç şiir bile yolladı ve beni birkaç kez telefonla aradı. Postaneden aradığını söyleyerek, konuşmaları hep kısa tuttu. Benim onu arayabileceğim bir numara yoktu; evde telefonları olmayacak kadar fakir olduklarını söyledi. Evleneceği adamı aradığını, benim aradığı adam olduğumu, hayallerinin erkeği, “prensi” olduğumu, hayatının kalanını geçirmek istediği insan olduğumu söyledi.

 

Ona inandım. O kadar âşıktım ve aşktan öylesine besleniyordum ki, herkesin aklına gelebilecek makul şüphelerin yanıma yaklaşmasına izin vermeden aşkın ve müziğin tadını çıkardım! Belki de en azından üzerinde çalışmaya başladığım vals bitene kadar bu rüyadan uyanmamam gerekiyordu.

 

Fotoğraflarının siyah-beyaz çıktılarını alıp pastel boyalarla boyadım, gecelerimin meşgalesi oldu. Onları yatak odamın duvarına, yatağımın yanına astım. Onları her gece ve her sabah saatlerce seyrettim, hayallere dalarak. Kendi uydurduğum yazı tipleriyle adını defterime pek çok renk ve şekilde yazdım. Öyle ki, yeni bir hobi edindim: Latin ve Kiril alfabelerinin harf ve yazı tipleriyle oynayarak “ambigramlar” (birden fazla açıdan okunabilen yazılar) yarattım. Kiril alfabesiyle onun adını yazıyordum, tersten çevirince Latin harfleriyle benim adım okunuyordu. Kesintisiz bir ilham halindeydim; her gece, her fırsatta, elimden gelen her yolla onun adını yücelten bir şeyler yaratmak istiyordum.

 

Bir gün gelip beni ABD’de ziyaret etmek istediğini söyledi, haziranda, yıllık izni sırasında. Ancak bunu gerçekleştirecek parası olmadığını ekledi. Parayı çok utanarak ve tatlılıkla istedi benden. Dediğine göre yaşadığı kentte bir seyahat acentası varmış; eğer uçak biletini onlardan satın alırsa vizesini de onun için 1 – 2 haftada çıkartırlarmış. Gereken toplam para 1550$ idi -o sene bir yıldır biriktirebildiğim paranın tamamına yakını-. Bana acentanın telefonunu verdi. Rusça bilen bir arkadaşıma arattım. Kredi kartımla ödeme yapmak istedim, kabul etmediler. Parayı kıza göndermemi, onun şirkete elden ödeme yapmasını söylediler. Bunu üzerine “Western Union” adlı bir uluslararası havale firmasıyla nakit göndermeye giriştim. Western Union’u çoğunuz biliyordur: Dünyanın dört bir yanında şubeleri var. Bu şubeler her zaman kendilerine ait bürolar olmuyor; anlaşmalı oldukları diğer iş yerlerini de aracı olarak kullanıyorlar. Benim yaşadığım Bloomington’daki aracı kurum “Marsh” adında bir süpermarketti.

 

Hiç tereddüt etmeden paramı çektim, markete girdim, kasiyer vasıtasıyla, ana paranın üzerine 103$ da havale ücreti ödeyerek parayı gönderdim. Nadejda’nın yapması gereken kendi yaşadığı Çeboksary’deki Western Union şubesine gidip kimlik göstererek parayı çekmekti. İşlemi tamamlayıp marketten çıktıktan sonra aklıma bir şey geldi: Çeboksary’deki Western Union şubesinin adresi neydi acaba? Bunu sormak için tekrar markete girdim, sevgilime parayı nereden alacağını bildireyim diye. Ancak kasiyer bu bilgiye sahip değildi. Bunun için Western Union’un merkezine telefon etmesi gerekti. İşte o noktadan sonra olaylar farklı bir yöne akmaya başladı.

 

Telefona çıkan yetkili paranın Rusya’da bir kadına gönderildiğini fark edince benimle konuşmak istedi. Kasiyer telefonu bana verdi. Telefondaki kişi Esther adında, orta yaşı geçkince olduğu anlaşılan, nazik bir hanımdı. “Para gönderdiğin bu insanı tanıyor musun? Yoksa internette tanıştınız, birbirinize âşık oldunuz da, o bu parayla bilet alıp gelecek ve senle yuva mı kuracak sanıyorsun?” diye sordu bana. Afalladım, aynen dediği gibi olduğunu söyledim.

 

Bunun üzerine bana anlattı: Rusya’ya aynı amaçla para yollayan çok erkek varmış. Bu Rus “kızlar”ın çoğu dolandırıcıymış! Çoğu zaman bu dolandırıcılar erkek olurmuş. Benim gibi saf erkeklerden para sızdırmak amacıyla çeşitli kızların resimlerini kullanıp onlara bu erkekleri telefonla da arattırıyorlarmış. Çalıştığı iş yerinde elinin altından nice paralar beyhude akıp gitmiş, nice erkeğin bu yolla dolandırıldığına tanık olmuş. Yani parayı yolluyorsun, ama kız gelmiyor! Para Rusya’daki bir adama gidiyor; bu kızları kullanan bir adama. Esther bazı erkekleri uyarıp bu şekilde dolandırılmalarını önlemiş. İnternette yapacağım bir arama ile Nadejda’nın foyasını meydana çıkarabileceğimi söyledi. Yolladığım parayı da geri çekmemi önerdi.

 

Sanırım artık içine düştüğüm hayal dünyasından uyanmanın zamanı gelmişti. Dediğini yaptım, paramı karşı taraf çekmeden geri çektim. Esther meğer aynı zamanda opera sanatçısıymış! Bana telefonda bir arya bile söyledi! Sonra valsin bir kopyasını ona yolladım.

nadezhda02

nadezhda03

Paramı geri aldıktan ve Esther’a teşekkür ettikten sonra derhal gidip internete girdim ve dostum Emilio’nun yardımıyla bir site bularak, Esther’ın haklı olduğunu gördüm. Bu site (http://www.womenrussia.com/blacklist.htm) Rusya’dan dünyaya açılmak isteyen gerçek kadınlara koca bulan meşru bir çöpçatanlık ajansıydı. Bir sayfalarında benim başıma gelen türden tezgâhlara karşı insanları uyarmak için o güne kadar ifşa olmuş sahte kadın profillerinin listesini vermişlerdi. Benim “Nadejda”m, adeta en sıkı çalışan, en azılı çete gibi, listenin en tepesindeydi! Orada onun fotoğrafları vardı; yanında da pek çok farklı isim altında, her seferinde Rusya’nın farklı bir şehrinden olduğunu iddia eden, her erkeğe farklı bir hayat hikâyesi anlatan aşk mektuplarından örnekler. Kullandığı isimlerden bazıları: İskitim’den Elena İnyutina, Saratov’dan Elena Kurçinina, Sumara’dan Anastasiya Perşotkina, Çeboksary’den Valeria Çekaleva, Kazan’dan İrina Egorova, Samara’dan Evgenia, Natalia Karegorodseva, Sokuv’dan İrina Galkina, Ludmilla Tarasova, Vladimir’den Olga, Natasha… Muhtemelen benden önce ve benimle eş zamanlı olarak pek çok erkeğe yazıp bilet ve vize parası istemişti…

 

En başından bu ihtimali düşünmüştüm! En başından içimden geçirmiştim ki karşımdaki benimle dalga geçen bir erkek de olabilir. Dostlarım da beni uyarmıştı. Fakat ben âşıktım! Âşık olmak ihtiyacındaydım. Bu yüzden aşka düşman olan bu şüpheleri en başından def ettim ve Nadejda’nın pek çok yerde açık vermesine rağmen hep ona güvenmeyi seçtim. Biliyorum, bu had safhada bir saflık! Ancak o an için aşkın gerektirdiği buydu, yaşamam gereken buydu. Ondan şüphelenmek yerine, telefonda kredi kartı ödemesi kabul etmeyen seyahat acentasından şüphelendim. Ona bu adamlara karşı dikkatli olmasını, mutlaka fatura istemesini söyleyecektim. Zira bir Rus vatandaşı için 1-2 hafta içinde Amerikan vizesi çıkmasını garanti etmeleri pek gerçekçi gelmemişti bana. Moskova’daki Amerikan büyükelçiliğinin dediğine göre, onlardan bir turist vizesi çıkması genelde 6 haftayı bulan bir işlemdi.

 

Ayrıca, ta başından, bu isme ve cisme âşık olduğumda; âşık olmanın ne olduğu ve beni nasıl etkilediği hakkında aşağıdaki çözümlemeyi veya teoriyi geliştirdim -ki bunu mesajlarımda “Nadejda’ya” da aktarmıştım-:

 

İnanıyorum ki Aşk, hepimizin içinde bulunan, saf ve ebedî bir varlık. Her insanın bir kalbi var ve bu kalbin içinde saf bir öz. Yaptığımız her şeyi bize yaptıran Aşk arayışımız; ya da belki bir insanın içindeki Aşk’ın bir diğerinin içindeki Aşk’la kavuşma içgüdüsü. Tüm yazdığımız şarkılar, tüm açtığımız savaşlar, mutlu ettiğimiz tüm insanlar, canını yaktığımız tüm insanlar… Aslında hepsi Aşk adına. Mutluluk: Aşk. Tanrı: Aşk. Kâinatın ruhu: Aşk… İnanıyorum ki bizi insan yapan her şey; etimiz, kemiğimiz, aklımız, duygularımız, hepsi birer maske, içimizdeki Aşk’ı saklayan bir kostüm. Eğer bütün bunlardan arınabilseydik, biz, bu dünyada yaşayan tüm insanlar birbirimizi kucaklardık; birleşir, tek vücut olurduk. Çünkü bizler, Aşk denen her tarafa dağılmış bir yapbozun parçalarıyız; birbirimize aitiz. Ancak şu kusurlu halimizle Aşk’ı sadece belirli bireylerde görebiliyoruz. Bu insan halimizle, her şeyi kucaklamaktan aciziz. Neden hakkında hiçbir şey bilmediğim nefis görünümlü bir kıza âşık oluyorum? Neden iyi huylu, iyi tanıdığım ama şişman bir kadına değil? Çünkü ben o şişman kadın kadar mükemmellikten uzağım. Aynı zamanda onun kadar sevilmeye layık ve güzelim aslında; tıpkı “Bay Nadejda” gibi.

 

Nadejda’nın gerçek yüzünü gördükten sonra evime gittim. Telefon çaldı. Arayan “Nadejda’ydı”. Belli ki parayı soracaktı. Her zamanki gibi “canım cicim”le girdi lafa. “Aman Nadejda, bekle, sana bir sürprizim var!” dedim. Koşup akordeonumu kaptım. “Dinle, bunu senin için yazdım” dedim, hoparlörü açtım ve çalmaya başladım. Artık biliyordum, ya da en azından tahmin ediyordum ki bana “Nadejda” mahlasıyla mektuplar yazan büyük ihtimalle bir erkekti; bu telefondakiyse onun kullandığı bir kadın; belki sevgilisi, ortağı, belki cüzi bir para karşılığı bu işi yapmayı kabul etmiş bir kadın. Sonuncu seçeneği hayal ettim. Kadın yüreğinin erkeğinkinden daha saf olduğunu, bir noktadan sonra zulme daha fazla ortak olamayacağını hayal ettim. Olanca aşkımla çaldım o valsi ona telefonda! Daha önceki arayışlarında postaneden aradığı için hep 5 dakikayla sınırlı tutmuştu görüşmeleri. Oysa Nadejda valsi 13 dakika sürüyor. Son birkaç saniyesine kadar dinledi, parça bitmek üzereyken kapadı. Kapatırken hıçkırığını duyar gibi oldum. Acaba güldü mü, ağladı mı, yoksa hiç biri mi? Asla bilemeyeceğim. Belki bu kadar bayağı bir girişimin karşısında bu kadar yüce şeyleri seferber etmeme güldü, alay etti? Belki de aşkımın derinliğini müzikte duydu, hissetti ve kadın kalbi daha fazla dayanamadı, ilk defa yaptığından pişman oldu? Belki sonra gidip onu kullanan adama bu işi daha fazla sürdüremeyeceğini söyledi? Safça bir düşünce ama öyle olmuş olabileceğini hayal etmek hoşuma gidiyor.

O telefonu kapadıktan sonra gittim, ona bir email yazdım: “Sayın bayım veya hanımefendi, her neyseniz! Sizi tebrik ederim, bunca zaman beni başarıyla işlettiniz. Fakat artık maskeniz düştü, gerçek niyetinizi öğrendim ve paramı son anda geri çektim. Bu yaptığınız çok kötü bir şey. Lâkin ben size teşekkür borçluyum! 3 yıldır âşık olmamış bir adam olarak ve 3 yıldır tıkanmış bir besteci olarak sayenizde aşkı yeniden tattım ve yeniden beste yapmaya başladım! Az önce telefonda dinlediğiniz vals sizin için uzun zamandır hazırlamakta olduğum bir sürprizdi. Ekte ilk sayfasının notasını gönderiyorum, hatıra olarak saklarsınız. Sizi Aşk adına affediyorum! Ancak sizi internette ifşa edeceğim, mümkün olduğunca çok insanı size karşı uyarmak amacıyla. Dilerim bir gün yaptığınızın yanlış olduğunu anlar, ışığı görür ve bu huyunuzdan vaz geçersiniz…”

 

Sonra döndüm eve, onun duvarlarımı kaplayan resimlerini sessizce bir çekmeceye kaldırdım ve yattım. Ertesi sabah yoga yaptım, nefes egzersizleri yaptım. Bu egzersizler sırasında bir ağlama geldi. Nefis bir ağlama! Bir farkındalığın, bir yük atmanın sonucuydu bu ağlama; çok önemli bir seçim yaptığımı fark ettim: Nadejda’yı affetmekle üzerime binebilecek koca bir yükü reddetmiş ve özgürlüğü seçmiştim! Aldatılmışlığın kapkara, zehir zemberek duygusunu sahiplenip kabuğuma çekilmek yerine; bu olaydan aldığım dersi, yeni bestemi ve onu bana yazdıran Aşkı, ruh dünyamdaki tazelenmeyi sahiplenmeyi seçmiştim. Bunun bir kader değil, bir seçim olabileceğini idrak etmek ve bana yarayacak olanı seçmek beni tüy gibi hafif ve özgür kılmıştı!

 

Hemen telefona sarıldım ve geçmişimde kırgın olduğum kim varsa ve bana kırılmış olabileceğini düşündüğüm kim varsa aradım, “Seni affettim. Lütfen sen de beni affet!” dedim. Bunu, artık haklı-haksız muhakemesini bir kenara bırakarak yaptım. “Seni affettim” dediğim insanların halen kabahatli olduklarına inanıyordum, kabahatleri konusunda fikrim değiştiği için affetmiyordum; sadece yükten kurtulmak için, yargılamanın, suçlamanın ne onlara, ne bana faydası olmadığını anladığım için! “Beni affet” dediğim insanların bazısına karşı kendimi suçlu hissetmiyordum; hatayı üzerime aldığım için değil, sadece yükten kurtulmak için, artık hayatımın hiçbir noktasında negatif enerji barındırmak istemediğim için af diledim onlardan.

 

Oh, ne iyi geldi! Bu davranışı o günden sonra ilke edindim: Haklı ya da haksız yere bir insanı kırmışsam özür dilerim, haklı ha da haksız yere kalbim kırılmışsa, kıranı affederim. Çünkü bu kalp benim, bana lazım! Karşımdaki haksızlık yapmış dahi olsa, hele ki kendi suçunu asla idrak edemeyecek biri olsa, kalbimin onarılması için onun tekâmülünü bekleme lüksüm olabilir mi? Ben kendi iyiliğim, ruh ve beden sağlığım için affediyorum! Herkese de bu yolu tavsiye ederim.

 

İçimizde taşıdığımız her kırgınlık ve her pişmanlık bizi ağırlaştırır, sağlığımızı bozar, iç görümüzü bulandırır, enerjimizi zayıflatır. Uzun, sağlıklı ve enerji dolu, pozitif bir hayat yaşamak istiyorsak, bize karşı işlenen tüm suçları affetmeliyiz, ne kadar zalimce olurlarsa olsunlar; ayrıca kendi işlediğimize inandığımız tüm suçlar için kendimizi affetmeliyiz, ne kadar kabahatli olursak olalım.

 

Bu demek değil ki bu dünyada canilerin, hırsızların kol gezmesine göz yumacağız; bu demek değil ki hiçbir otokontrol mekanizmamız olmadan keyfimizce kalp kıracağız! Bu şu demek: Erdemli ve bilinçli insanlar olarak bu dünyada kötülüğe izin vermeyeceğiz, elden geldiğince kötülükle mücadele edeceğiz, hem içimizdeki, hem dışımızdaki kötülüklerle; ancak bu mücadeleyi duygusal bir çöküntü halinde değil, yüksek ve pozitif bir enerjiyle, akılcı davranarak sürdüreceğiz. Böyle yaparsak mücadelemizde daha iyi sonuçlar elde edebiliriz.

 

Aşk konusuna dönecek olursam… Nadejda’dan önceki aşklarım farklıydı: bir insanı, bir ismi yüceltirdim, onu her şeyin üstünde tutardım. Onun benim varlığımı onaylaması, bana karşı sevgisi her şey demekti, mutlak mutluluk demekti. Onun beni reddi ise mutlak yıkım ve mutsuzluk demekti. Bu kafayla çok acı çektim. O zamanlar hep birilerine aşıktım; aşkların biri biter, biri başlardı. Sonra 3 yıl âşık olmaz oldum. Ardından gelen “Nadejda”nın aşkıyla bir iç görü geliştirdim, yeni bir bakış açısı edindim, âşık olmanın ne olduğuna ve nasıl işlediğine dair:

 

İnanıyorum ki insan âşık olmaya hazır olduğu zaman âşık olur, çiçek açma zamanı gelmiş bir bitki gibi. O an kendi içimizdeki kaynaktan fışkıran bu capcanlı duygunun âşık olduğumuz kişiyle ilgisi yoktur. Bu tamamen insanın kendiyle alakalıdır! Âşık olduğumuz kişi, sadece doğru zamanda doğru yerde bulunan, bazı yüzeysel özellikleri zevkimize hitap etse de, başka açılardan hemen hemen rastgele bir unsurdan ibarettir. O herhangi birisi olabilir! Kim olduğu fark etmez. Gerçek olup olmadığı bile fark etmez! “Nadejda”nin bir yanılsama olmasının bir önemi yok, aşkımın bir karşılığı olmasına artık gerek yoktu! Onun foyası meydana çıktıktan sonra benim aşkım bitmedi, sadece o düzmece şahsiyetten kopup etrafa yayıldı: haftalarca içimde o nadide duyguyla dolaştım, gördüğüm her şeye, herkese aşkla baktım, sahiplenmeyi gerektirmeyen, saf bir aşkla.

 

Sonra zamanın ve hayatın getirileriyle bu coşku azaldı, ancak prensip olarak içimde kaldı. İnsan Aşk’tan geldiğini ve Aşk’a gitmekte olduğunu unutunca Aşk’a kızabiliyor, hayatta karşısına çıkan türlü insanlar ve olaylar karşısında kendisini Aşk’tan kopuk hissedebiliyor. Mümkün olduğunca Aşk’ı hatırlamak ve gördüğümüz, hissettiğimiz her şeye bu gözle bakmak yararımıza olur diye düşünüyorum. Etten, kemikten insan olduğumuz sürece %100 başarılması imkansız bir misyon bu. Herkesi ve her şeyi eşit sevmek insan doğasına aykırı. Kim bütün çocukları kendininkiler kadar sevebilir? Kim bütün yabancıları dostları gibi, “sevdikleri” gibi sevebilir? Kim tüm erkekleri veya kadınları kendi sevdiceğiyle bir tutabilir? Hiç kimse. Yapabileceğimiz tek şey ve belki de en güzel şey, olabildiğince, kapasitemiz elverdiğince çok insanı sevmek, hayatı ve her şeyi sevmek. Kalbimizde nefret taşımak sadece kendimizi ağır hissetmemize neden olur. Yaralarımızı iyileştirmediği gibi, sorunlarımızı ve bizi üzen insanları düzeltmez. Canımızı yakmaya çalışanların tümüne karşı kullanabileceğimiz en güçlü araç Aşk’tır. Cezalandırma değil, intikam değil; bağışlama ve Aşk.

 

Dilerim Aşk daima içinizde parıldasın, sizin ve baktığınız her şeyin yolunu aydınlatsın!

 

 

Hakan A. Toker

nadezhda04

Draft_of_waltz_1Draft_of_waltz_2

Accordion: Hakan A. Toker

 

The year 2006 was the 150th anniversary of Turkish – Italian diplomatic relations. Among the cultural activities was a Turkish Culinary Week entitled “Colours and Flavours of Turkey”, which took place at Hotel St. Regis Grand between October 26 and November 2. Kanun player Tahir Aydoğdu and myself were invited to perform daily, during this event; so we went.

St Regis Lobi

St. Regis is a sumptuous hotel, situated at the center of a magnificent city, bursting with history everywhere. We both stayed at this hotel, as well as performed twice a day, throughout the week, at its huge lobby, which contains a restaurant where the guests had a chance to taste Turkish delicacies. At our spare time, we went sight-seeing.

Fontana Di Trevinin onunde

When we left Ankara, it was gloomy and cold. Yet, it was still summertime in Rome! With our sunglasses and city map, we set out on foot, daily. For everything we wanted to see was within walking distance. We were only unfortunate for not having checked the weather before arriving, as we sweated in our long-sleeve shirts and pants.

What wonders we saw! Magnificent structures, monuments, museums, squares dating from the most pompous times of the Roman Empire… More than what can be described with words. Must go see Rome! Here, I intend to skip many delightful moments of this memorable trip, and recount one particular experience that has touched me deeply.

It was the 3rd day of our stay. We were visiting the famous Fontana Di Trevi, also known as the “Fountain of Love”. Tahir wanted to sit and have a coffee at a nearby cafe. I wasn’t feeling like sitting, so we decided to split for a short while. I walked up to the famous fountain. The scene was full of tourists. The sun was shining and the air was ever so fresh. Affected by all the beauty surrounding me, including the weather, a joyous feeling came over me: What a perfect day to fall in love! The only thing missing was a girl.

In that mood, I stood right in front of the fountain and sang a song to myself. After I finished, I met up with Tahir. He took a photo of me in front of the fountain. Then I saw her…

She was dancing by a wall, at the direction I’m facing in the photo, crosswise from the fountain. She was one of those street performers you can see all over Rome. She was dancing on one foot, very slowly, as if doing Tai-Chi; on top of a leafy pedestal, wearing a flowery dress, complete with a fake potted plant on her head. Her face was painted white, like a mime artist. A plastic butterfly was attached to one of her white gloves that she was wearing. There was no music accompanying her. Yet, it seemed as though she, with her elegant gestures, was dancing to the music of imaginary silence.

I stood there, bewildered. I didn’t hear the crowd’s noise anymore. She noticed me. We gazed at eachother, while she went on dancing. I fell in love!.. I attempted to take a photo of her, but failed even to get a good shot, at the state I was in.

It turns out, I had lost Tahir. He found me. We needed to move on. There was much to see until our performance in the evening. I threw a coin into the girl’s money cup and tore myself away, with much difficulty. We had barely gone a block, when I couldn’t resist going back. Asking Tahir to wait, I bought a piece of chocolate from a nearby store and took it to the girl. I felt like giving her something special, more than money. When I arrived, she was taking a break from her show. I introduced myself. She said her name was Emanuela. It turned out that she also played the flute and worked in restaurants with an accordionist. I told her I was also an accordionist, and that I would love to acompany her. She accepted. She said I was welcome to join her the next day at the historic pedestrian avenue (Fori Imperiali) leading to the Colosseum.

Hakan Akordeonla

Needless to say, I was dizzy with bliss! On our way back to the hotel, I started thinking about what kind of music I could accompany her with. Since I couldn’t accompany her with a piano in the middle of the street, I had to do it with an accordion. Luckily, I had brought mine with me to Rome! Albeit, how was I supposed to accompany that kind of a dance with this kind of an instrument? Only silence, or perhaps soft murmurs of the wind could accompany her, I felt. That day, I set out to compose a piece for her.

The next day, I found her in a different costume. She was disguised as a mermaide, along with another friend of hers. They were lying motionless, with their eyes closed, on a simple yet fairy-tale-like setting, consisting of pebbles and seashells on a cloth laid out on the sidewalk. Many musicians, dancers and live sculptures were trying hard to make some money on that very popular historic pedestrian avenue. Some even had set-up their own sound system. Nevertheless, the largest crowd was gathered by the mermaides. Despite the fact that they seemed to be doing nothing, at first sight. One had to wait to see their show. Whenever someone would throw a coin into the cup, –which was accompanied by a piece of paper with an Italian poem written on–, one of the mermaides would open her eyes, with a very slow and elegant gesture, would pick-up a seashell or pearl from the ground and smilingly hand it to the donor.

When they took a break, she saw me and invited me to join them. I sat behind them with my accordion. I tried to accompany them with very subtle music, like the “dance” they were doing. When they had their eyes closed, I imitated the sound of waves hitting the shore, with the air button of the accordion, making only a quiet breathing sound. When they would open their eyes and move; I would improvise a mysterious melody wth a few quiet notes.

When they finished, we chatted for a short while. Emanuela introduced me to a singer friend and stopped paying attention to me. We parted. I made sure to get her phone number and email.

In the days that followed, I constantly thought of her. Whenever I wasn’t playing at the lobby, I was working on her waltz. Our days in magificent Rome were numbered. It would’ve been a pity not to continue sight-seeing.

Therefore I set out to accomplish both tasks at once. Everywhere I went, I brought the accordion along. While walking, I was composing and practicing simultaneously. For, once again, as it was while composing Nadezhda, I was writing a piece beyond my level as an accordionist. In order to play my waltz proficiently to Flower-Girl –we called her that, because of her costume–, who herself was a musician, I needed to practice hard and become a better accordionist in a rather short time! Tahir kept making jokes about my practicing, while I gnawed away his brains with it everywhere we went.

In the mean time, I called Emanuela 2-3 days after our second meeting. I asked her out on a date. She refused, saying “I can’t”. I did not insist. It was obvious, I wasn’t her type.

I still kept-on working on the waltz diligently. Even if on my last day in Rome, I wanted to go see her, give her the score of the waltz and play it for her. I had no expectations in return. I just wanted to declare my love through music and leave.

I did finish the waltz on time, but I still couldn’t play it well on the last day! Instead of ruining the magic of the moment with a sloppy performance, I chose not to let her know at all. I decided that, even if years later, someday I will return to Rome, find her, and present her the piece.

I kept on practicing the waltz after I returned to Turkey. I first performed it in USA, three weeks later, on my friend Sophia Travis’ live radio show. That is the recording on this website. Later I also performed it on Valentine’s Day on television in Turkey…

Once again, after the Nadezhda incident, I understood that love is a phenomenon that is created and cultivated by the individual themselves, when suitable conditions are present. The object of love needs not be a “real” person, nor do you have to know them closely, or share something with them; in order for love to be valid or real. One could fall in love with a dream. And still, it is true love! Some don’t believe in love at first sight. But it is scientifically proven! Even the hormones we produce when in love can be measured today. I offer the Flower-Girl Waltz as another proof to you. I know that the magnificent city of Rome, the Fountain of Love and the weather had just as much a role as Emanuela herself –whom I had seen twice and spoken but a few words to– in the making of the short but intense, single-sided feeling of love I experienced in Rome!

 

cicek_kiz_vintage

Cicek kiz taslak1Cicek kiz taslak2

Salaam band

Violin: Megan Weeder

Viola: Dena ElSaffar

Clarinet: Joe Donelly

Ud: Victor Santoro

Kanun: Hakan A. Toker

Double bass: Ron Kadish

Darbuka: Tim Moore