OKU

Basından

Öne Çıkanlar

Peter Jacobi

13 Ekim 2004

 

John Waldron Sanat Merkezi’nde Cumartesi gecesi Hakan Toker bir şenlik sundu. Kartviziti Toker’i “Piyanist, besteci, doğaçlama ustası ve şovmen” olarak tanıtıyor. Resitali bu iddiaları kuvvetle doğruladı.

Toker, program boyunca dinleyicinin ilgisini canlı tutmayı başardı. Okuduğunuz sözler bendenizin fikrini yansıtıyor. Uzun ayakta alkışlamalar, ıslıklar ve çığlıklar da dinleyicinin geri kalanının tutkusunu açıkça gösterdi. Ana çalgısı piyano olan sanatçı, bütün bir akşamın akışı içerisinde piyanistik yiğitliğinin kanıtlarını sundu. Kompozisyonal ve doğaçsal yeteneklerine gelince, Toker bunları da cömertçe paylaştı dinleyicisiyle. Konser her iki yeteneğinin de etkileyici örnekleriyle dopdoluydu.,

Her birine otobiyografik etkiler atfettiği -gençliğindeki Chopin hayranlığı, asilik ve platonik aşkları gibi-kendi besteleri, anında dinleyicinin kulaklarının pasını giderdi ve bu piyanist-bestecinin virtüözitesini gözler önüne serdi. Toker bagatellerinden ve valslerinden, hem orijinalite, hem de eklektik eğilimler gösteren bir demet seçti.

Lakin gecenin odak noktası, sanatçının inanılmaz doğaçlama yetisiydi. O bakımdan büyüleyici bir gösteriydi: müzik tarihinin değişik dönemlerinin taklidini yaptı. “Tea for Two”, “Sound of Music”ten “Edelweiss”, “Old MacDonald Had a Farm” gibi birbiriyle alakasız parçaları birleştirip tek eser haline dönüştürdü. Ravel’in “Bolero”su ve “Jingle Bells”i birleştirdi.

Şık bir smokin, canlı kızıl bir papyon ve kuşaktan oluşan kıyafeti de dikkat çekiyordu. Doğal kıvırcık siyah saçları, yerçekimine karşı koyan burma kıyığı ile Salvador Dali, Charlie Chaplin ve Harpo Marx karışımı bir tiplemeydi adeta kendisi. Sürreal bir sahne dekoru (kapaksız kuyruklu piyano, tavanı gösteren bir çubuk üzerine monte edilmiş kırmızı kadın ayakkabısı; bir Roma sütunu üzerine yerleştirilmiş, sanatçının zaman zaman yudumladığı çiçek dolu vazo; arka plandaki alçıdan yapılma bir buçuk bacak) abartılı ve absürd olanı ima ediyordu.

Toker’in son çaldığı eser, dinleyiciden gelen 80 küsür rastgele nota üzerine inanılmaz bir ustalıkla inşa edildi. Verimli bir zeka ve çevik ellere sahip bu adam; gruplara ayırdığı o notalardan temalar yaratıp, o temalardan da, hem sanatsal değer taşıyan, hem de kulağa hoş gelen bir piyano destanı yarattı. Bu sanatçı bulunduğunuz bölgede bir konser daha verecek olursa sakın kaçırmayın.

 

Herald-Times-Review

http://ww.heraldtimesonline.com/stories/2004/10/13/scene.1013-HT-D3_BFH12141.sto

John Glover

11 Ekim 2004

 

“Program kâğıdında alışılmadık bir durum dikkatinizi çekmiş olabilir,” dedi sakince piyanonun arkasındaki sıska tip; “o da program kâğıdında bir program basılı olmayışı”. Şaşkın kıkırtılar yükseldi salonun her yanından ve kıpraşarak, sabırsızlıkla beklemeye başladılar kendilerini karşılayacak yeni sürprizleri. Konser, çifte parende ardından gümbürtülü bir Viyana valsi, “My Way” ve “Für Elise” karışımı ile açılmıştı. Şimdi ne yapacağını kestirmek kolay değildi.

Girişinden bile belliydi ki Hakan Ali Toker hiç de sıradan bir piyanist değildi ve bu hiç de sıradan bir müzik akşamı olmayacaktı. John Waldron Sanat Merkezi Cumartesi gecesi; Türk kilimleri, piyanonun altındaki meyve sepeti, davullar, Yunan sütunları ve piyanonun tepesinden sallanan kırmızı topuklu ayakkabı ile adeta bir Dali tablosundan çıkmaydı. Bu eklektik dekor duyacaklarımızın habercisiydi: Toker yeteneğini konuşturup, Beethoven ve Gershwin’i, “Old MacDonald” ile Maurice Ravel’i birbirine karıştırdı. Bunu yaparken de onları baroktan caza her stilden geçirdi. Programı, dinleyiciden bilinen ezgilerden istekler alarak başlattı. Birkaç tanesini derledikten sonra, doğaçlama yoluyla oracıkta onları ustalıkla birbirine dokuyarak dinleyiciyi şaşırtan, eğlendiren ve zaman zaman duygulandıran parçalar yarattı.

Spontane yaratıcılığı ve hünerleri sınır tanımıyordu. Doğaçtan eserler yaratmak üzere başka malzemeleri de süratle derledi. Telefon numaraları bir anda notalara çevrildi ve çatlak bir valsin teması oluverdi. Konser ortasından iki doğaçsal dansçı belirdi ve üçü beraber spontane bir diyalog yarattılar. Sık sık Toker piyanosundan başını kaldırıp dansçıları izliyor, onların hareketlerini çalgısına aktarıyordu.

Programın bitiminde salondaki herkesten teker teker birer nota istedi ve dikkatle hepsini yazdı. Sonra bu yığından işe yarar motifler çıkardı ve bunları kullanarak yarattığı muhteşem, uzun ve virtüözce bir finalle geceyi kapadı.

Toker’in doğaçlamalarını alabildiğine cazip kılan, onların içtenlikli ifade gücü ile teknik yetkinlik arasında kurduğu dengeydi. Önce bir tango temasını klasik Batı müziği tarihinde bir yolculuğa çıkararak (Baroktan Bartok’a), çoğu müzik formunda bilgili olduğunu kanıtladı. Sonra da davul eşliğinde geleneksel bir Türk ezgisi çalarak dinleyicilerden bazılarının yerlerinde duramayıp oynamalarına yol açtı.

Sergilediği teknik gösteriye rağmen, insan bu konserin akrobatik bir egzersizden çok, içten bir itiraf olduğunu hissediyordu. İkinci yarıyı, Türkiye’de henüz öğrenciyken kaleme aldığı bazı besteleriyle açtı. Bunlar, doğaçlama içermeyen, daha yalın, dinleyiciyle paylaştığı, kendi sözleriyle “geçmişimden işitsel fotoğraflar” dediği parçalardı. Onlarca tanıdık ezgiden telefon numaralarına, valslerden dans figürlerine, Bay Toker gerçekten kendine özgü, orijinal bir ses. Bu alışılmadık programı dinleyenler çok şanslıydılar.

 

IDS-Review

http://www.idsnews.com/article/2004/10/pick-a-note-any-note

ismail_bayer
İSMAİL BAYER* – Bandoneon ve piyano, yaylı çalgılardan oluşan orkestra eşliğinde bir çoğu tanıdık tınılar, farklı bir yorumlama ile, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin Yunus Emre Kampüsü’ndeki Atatürk Kültür Merkezi’nde perşembe günü güzel bir akşama imza attı. Salon dolu. İzleyiciler farklı bir müzik şöleni izlediler, zaman zaman da katıldılar.
03-03-2015, Salı

Anadolu Üniversitesi Senfoni Orkestrası, ayda bir, bazen de iki kez, Atatürk Kültür Merkezi’nde öğrenciler ve Eskişehirlilerle buluşuyor. Müzik, karların yavaş yavaş erimeğe başladığı, “cemre düştü” diye adlandırılan günlerde, bu kez adeta baharı müjdeledi.

Perşembe akşamki konserde orkestra, yaylılardan oluşmuştu: kemanlar, viyolalar, viyolonseller ve kontrabas. İkinci yarıda orkestraya bir de bateri eklendi.

Anadolu Üniversitesi Senfoni Orkestrası’nı bu kez Cem’i Can DELİORMAN yönetiyordu. Anadolu Üniversitesi’nde başlayan müzik eğitimi, Viyana ve Graz, sonra ABD’de devam ediyor. Değişik orkestraların şefliğinin yanı sıra, öğretim üyeliği görevi de bir başka yönü. Beş yıldır da T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu Sanat Yönetmeni ve sürekli şefliğini sürdürüyor. İlk kez şefliğini izliyorum.

Orkestra şefinden orkestra üyelerine varana dek, akşamın iki solisti dahil gençlerden oluşuyor. İki saati aşan sürede, salon tamamen dolu ve izleyiciler enerji depolayarak salondan ayrılıyordu!
Konserin ilk bölümünde yine ilk kez izlediğim bir sanatçı: Tolga SALMAN. Solist olarak, bandoneonuyla sahnede yerini alıyor. Bir PIAZZOLLA şöleni ile karşı karşıyayız! Tolga SALMAN düzenlemeleri de yapmış. PIAZZOLLA’nın bir çok eserini CD’den, televizyon ve radyodan, değişik orkestralar eşliğinde, değişik salonlarda çok izledim. Ancak bu akşam izlediğim konserdeki PIAZZOLLA şöleni farklıydı.

Tolga SALMAN, PIAZZOLLA’dan yaptığı düzenlemeleri seslendirirken PIAZZOLLA’yı adeta sahneye taşıyordu. Güney Amerika’nın bu sıcak melodileri, bizi dalgalara ulaştırarak adeta okyanusu aşıp, bu müziğin doğduğu ülkeye taşıdı. Enstrümanına hakimiyeti, sahnede duruşu, seslendirirken sahnede vucüt dilini de adeta konuşturmasıyla Tolga SALMAN, bu tutkular dünyası içinde, kendisi gibi izleyicileri de sahneye çekiyordu. Aşkın ve başkaldırının tutkulu dansı, tangolar farklı bir yorumlamayla izleyicilerle bütünleşiyordu.

Konser sonrasında görüştüğümüz Tolga Salman’ın müzik yaşamındaki diğer katkı ve etkinliklerini de öğrenirken, bandoneon tutkusunun özel bir yeri olduğunu öğreniyoruz. Ankara, İstanbul, Mersin, Antalya, İzmir konserlerinin İtalya’ya kadar uzandığını da program kitapçığından öğreniyoruz.

Bu ilk tanışmanın bende yaratığı izlenimle, bundan sonra başka müzik etkinliklerinde ismini görürsem hemen izleyebilmek için salonda yerimi almağa çalışacağım.

Konserin ikinci bölümündeyse solist olarak Hakan Ali TOKER yer alıyordu. Piyanosunun başına geçtiğinde hep farklı bir Hakan Ali TOKER görmeğe adeta alıştım! Bu denli farklı programlar içinde onu izlemenin de ayrı bir keyfi var.

Nereden başlasam? Şimdi “TANİNİ” CD’sinde onun piyanosu, Bilgin Canaz’ın neyi ve Tahir Aydoğdu’nun kanunu eşliğinde yazımı sürdürüyorum. Bu birlikteliği Ankara Radyosu Stüdyosu’nda da izlemiştim. Yıldız İbrahimova ile olan birlikteliğini, hem Ankara’da hem İstanbul’da Kültür Üniversitesi’nde izledim. İzmir’de piyanosu ile Dilek Türkan’ın tangolarına da eşlik ediyordu. İstanbul’da Nardis’de grubuyla caz serüvenini izledim. Süreyya’da Nazım Hikmet şarkılarındaki katkısıysa ayrı bir güzellik… Sessiz filmleri izlerken, onun piyanosuyla yaptığı doğaçlamalara, o an film ile bütünleşmesine ne demeli? İzleyemediğim daha bir dizi farklı etkinlik; devam edenler ve yenileri… Değişik kentlerde buluşmak da başka bir tat oluyor doğrusu. Tesadüfler: bu kez son anda öğrendiğim bu etkinliğin içinde onun adını görünce, kente yeni gelmiş olmama karşın, yorgunluk bir yana, kendimi Anadolu Üniversitesi’nin Atatürk Kültür Merkezi’nde, yeni bir buluşmanın içinde buldum.
Unutmadan, belirtmeden geçmeyeyim: zaman zaman yaşadığı günlere tanıklık ederken, alanlarda, sokaklarda, onu piyanosuyla olmasa bile, akordeonuyla izlemek de bambaşka.

Dede Efendi’den Rachmaninoff’a uzanan bir çizgide, cazdan fasıla, piyanonun tuşlarında dolaşırken, seslendirme, düzenleme, beste ve doğaçlama serüveni devam ediyor. Perşembe akşamı Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi Senfoni Orkestrasıyla olan programı, konserin ikinci yarısındaydı. Bir saate ulaşan Tolga SALMAN’ın bandoneonuyla “Tangolar” yolculuğunda sonra, ikinci yarıda bir saati aşan Hakan Ali TOKER’in programıyla bu kez “Senfonik Fasıl” yolculuğuna çıktık.

Osmanlı’dan günümüze, saraydan boğaz kıyılarına, yıldızların altına, bir nostalji bombardımanı ile karşı karşıya kaldık! Geleneksel bestecilerimizin eserlerinden seçilen bir şarkı demeti, Hakan Ali TOKER’in düzenlemeleri ile yaylılar eşliğinde seslendirildi. Bu seslendirmeye bazen piyanosuyla, bazen de akordeonuyla solist olarak öncülük ederek; doğaçlamayı da ekleyerek, bazen sahnede, bazen salonda, seyircilerin arasında dolaşarak ve seyircilerin de katkılarını sağlayarak, Toker’in elinde şarkılar, o akşam insanları bir sıcaklık yumağının içine çekti.

“Senede bir gün” diye başladı. Zeki Müren’in “Ayrlık Valsi”yle devam etti. “Huysuz ve tatlı bir kadın”ı sahneye taşıdı. “Yıldızların altında”n geçti. “Kimseye etmem şikayet” dedi. “Yine bir gülnihal”i tarihi yeri ve önemini de aktararak günümüze taşıdı. “Bekledim de gelmedin” dedi. Herkese yaşamında beklediklerini ve gelmeyenleri anımsattı. Sonra kendi bestesi “Longa”yla program sona erdi… Alkışlar! Bir bis: yerlerinden kıpırdamıyor insanlar ve bir istekler fırtınası esiyor sahneye. Toker, tüm bu istekleri aynı anda onurlandırıyor ve Ankara’nın Misket Havasını, Selahattin Pınar’ın Bir bahar akşamı’yla, Muzaffer Özpınar’ın ünlü Kahır Mektubu’yla ve Mozart’ın Türk Marşı’yla harmanladığı spontane bir doğaçlama yapıyor! İzleyiciler uzun süre bu akşamın tadını taşıyacaklardır…
Güzel bir programın gerçekleşmesinden sonra, sanatçıları kutlama ve onlarla resim çektirme trafiğinin yoğunluğu da dikkati çekiciydi.

Bu güzel şarkılardan sonra konserin yorgunluğunu gidermek de gerekiyor! Bu denli yoğun, tangolardan sanat müziği şarkılarımıza geçişten sonra, gecenin, bir başka günün ilk saatlerine geçişinde, Eskişehir’in güzel mekanı, “MEZE”nin zengin mutfağında sürdürmek… Bazı orkestra sanatçıları, şef, solistler ve diğer sanatçılarla zenginleşen bir masa… Katılımlarla da genişleyerek sürdü…

Bakalım bundan sonra Hakan Ali TOKER ile buluşmamız hangi kentte ve nasıl bir etkinlikte gerçekleşecek? Sürprizleri de bekleyerek…

ismail_bayer
İSMAİL BAYER – Sessiz sinema dönemi. Bu döneme ait, elde kalan bir kaç film. Bu filmleri izlemek, adeta tarihsel bir yolculuğa çıkmak gibi.
18-11-2013, Pazartesi

Ama bu filmleri, günümüzde canlı müzik eşliğinde izlemek ise, sanatsal bir şölene dönüşüyor. Piyano eşliğinde, Hitchcock’u izlemek, bir daha kolay kolay paylaşamayacağımız, yaşayamayacağımız özel bir etkinlik.

Böyle bir etkinlik de, piyanonun başında Hakan Toker’i görmek, onun parmakları ile tuşlardan çıkan müziği duyarak, görsel bir şölen izlemek. Dolu bir salon, boş koltuk yok. Ancak çok az kişinin paylaşabildiği bir etkinlik oldu.

Alfred Hitchock, anılarımız da yer alan bir yönetmen. Ancak bu yönetmenin, sessiz sinema döneminde de film yaptığını, doğrusu bu etkinliğe kadar bilmiyordum. 1930 öncesin de sinemaya, sessiz film yaparak başlamış Hitchock. Bu dönemin de, 9 film yapmış. Sinema da bir anlam da, ilk yapıtları oluyor.

Kayıp olan bu filmleri, British Councel bularak, restore ettirip, günümüze taşımış. “Pleasure Garden” ZEVK BAHÇESİ. Bu filmlerden biri.

İstanbul Modern’in sinema salonunda, geçen hafta gösterildi. Sadece bir sessiz sinema örneği, film gösterimi değildi. Bu fikri kim bulmuş ve de bu birlikteliği sağlayan kimse, onu kutlamak gerek. Film canlı piyano eşliğin de seslendirip, sergilendi. Bu filmin müziğide var mı diye bir soru aklınıza gelebilir. Hayır. Bu filmin bir müziği yok. Ama filmin doğaçlama piyano tınıları ile sergilenişi söz konusu. Kayda aldılar mı bilmiyorum. Sonra bu gösterim yenilenebilir mi, onu da bilmiyorum. Ancak bu buluşmanın ve gösterimin, çok özel bir etkinlik oluşturduğunu, altını çizerek belirtmek istiyorum.

Bir buçuk saati aşan bu gösteriyi, başlangıcında, 10 dakika kadar kaçırarak, adeta soluksuz izledim. Genç adam, Hakan Toker, perdenin yanın da, piyanosunun başında. Gözleri perdede, parmakları ise piyanonun tuşları arasında gezintiye çıkıyor. Filmin süresi boyunca, böylesi bir doğaçlama müzik eşliğinde, filmi izliyorsunuz.

Ve bu etkinliği, yine güzel bir tesadüf sonucu, perşembe akşamı, İstanbul’a gelir gelmez, ayağımın tozu tabiri ile izleyebildim. Pazar günü de, bir tekrarı oldu. O gün de yine doğaçlama, bir başka güzellikle geçmiştir. İstanbul da yinelenirmi, ya da Ankara veya başka kentlere de taşınır mı. Bu doğaçlama müzik kayda alınmış olsa dahi, band yayını eşliğinde aynı etkinliği duyumsatabilir mi, bilemiyorum.

Ancak, böyle bir tekrar gösterimi olursa kaçırmayın derim. Ben, haberim olursa yine izlemek ve bu doğaçlama piyanonun eşliğinde izlemek isterim doğrusu. Neden, filmi izlerken gözünüz perdenin kıyısında ki, bu sahneye de takılıyor. O da seyrediyor. Sanki iki ayrı insan var. Birbirinden habersiz, ancak bir bütün içinde tek insan. Gözler ayrı film seyrediyor. Parmaklar ayrı, piyanonun tuşları arasında geziniyor. Gözler ve parmaklar, ayrı ayrı ama bir bütün. Bir bütünselliği yaşatıyor. Algılıyor ve notalara dönüştürüp, anında eşlik ediyor.

Geçtiğimiz yıllar da, Viyana da, “Metropolis” filmini, canlı orkestra eşliğinde, iki buçuk saat perdede film ve orkestranın müziği seslendirmesi ile soluksuz izlemiştim. Şef, bageti ile orkestrayı yönetirken hem filmi izliyor hem notaları takip ediyordu. Müthiş bir gösteriydi.

Bu gösteri ise daha farklı, bir tek enstrüman piyano. Orkestra yok. Bir insan. Ama farklı olan değişik olan ve özel kılan, notalar yok. Önceden hazırlanmış bir müzik yok. Müzik o an, gösteri sırasında doğaçlama geçekleşiyor. Besteleniyor, tuşlara dökülüyor ve icra ediliyor.

Gerçekten biraz şaşkınlıkla da izledim. Sonra bu şaşkınlığımı, Hakan Toker ile de paylaştım. Gülümsemekle yetindi. Gösteri sonrası, film ve müzik devam etti. Söylediği, bu doğaçlamadan önce, filmden yeni bilgilenerek ve bir kez seyrederek, bu gösteriyi bize izletmiş. Sanırım sizler de bu şaşkınlığıma hak vereceksiniz. Filmin oynayan karelerine uygun, gösterim sürecin de, bizden tınıların da yer aldığını belirtmeden geçmek istemiyorum. Öylesine bir uyum sağlamıştı ki.

Bu çorak günlerde, herşeyin birbirine karıştığı ve nereye gidiyoruz sorularının arttığı bir dönem de, sanatçı diye kimlerin ve neyin gündemi oluşturulmak istendiği bir zaman dilimin de, iyi ki, böyle sanatçılarımız da var diyerek, aydınlığı görüp, gülümseyebiliyoruz.

Aydınlığın artması özlem ve dileğiyle, diyerek noktayı koyalım.

Seray Kalelioğlu

 



Küçük yaşta eğitiminize çello ile başlayıp ertesi yıl piyano bölümüne geçmeye karar vermişsiniz. Kimin kararıydı?

Ben işin ta başında, konservatuvara başvururken piyano bölümünü istiyordum. Önceden özel ders almışlığım vardı, sıfırdan başlamayacaktım. Piyano, hâlihazırda benim için tutkulu bir ifade aracı haline gelmişti. Piyano bulursam piyanoyla, org bulursam -ki daha çok onu buluyordum- orgla insanları eğlendiriyor, yalnız kaldığımda da sürekli doğaçlamalar, besteler yapıyordum. Mamafih, konservatuvarın giriş sınavını kazandığım halde, piyano bölümüne başlamak için yaşım büyük bulundu. 12 yaşından gün almış adayları piyano bölümüne almıyorlardı. Ben de kelimenin tam anlamıyla, 12 yaşımdan birkaç gün almıştım, o sınava girdiğimde! Başka bir enstrüman seçmem söylendi. Piyanodan başka tercihim yoktu. On an “yaylı bir saz olsun” dedim ve benim için çelloyu seçtiler. Bir yıl boyunca zoraki çalıştım bu enstrümanı. Tüm zamanımı yine piyanoya verdim! Neyse ki anlayışlı bir hocaya denk gelmiştim: çello öğretmenim Sevil Gökdağ ailemle konuştu, “bu çocuk yolunu çizmiş” dedi ve piyano bölümüne sınavla girebileceğim başka bir okul arayışına yöneltti. Böylece sınavla Bilkent’e geçtim, orta 2’den itibaren.

 

Piyanist olmaya ne zaman karar verdiniz?

Sanırım 11 ya da 12 yaşımda.

1996 yılında okula ara verip sizi İzlanda’ya götüren nelerdi?
O yıllarda piyano tekniğimin temelleri yeterince sağlam değildi. Piyanodan önce elektronik org çalmıştım. Aynısını yapan pek çok meslektaşımız vardır, bilirler; orgdan piyanoya geçerken bir adaptasyon süreci yaşanır. Özellikle, piyanonun daha ağır olan tuşesiyle başa çıkabilmek için, org için gerekenlerden daha başka kas ve ağırlık yönetimi becerileri kazanmak gerekir. Bu beceriler gelişmeyince de, piyano repertuarı zorlaştıkça öğrencinin kollarında, bileklerinde kasılma eğilimi baş gösterir. Ben de tam bu sorunu yaşıyordum! 1996’ya kadarki piyano hocalarım arasında -ki ben epeyce hoca değiştirmişimdir- bana bu konuda yardım edebilecek kişi kâh yoktu, kah vardı da ben hazır değildim yardım almaya. 1996’da kendimi hazır hissettim. Bilkent’teki öğrenimimi yarıda kesip İzlanda’ya gittim, çünkü kasılma problemlerime çözüm bulacak olan hoca oradaydı: Anna Malfridur Sigurdadottir. Kendisi yıllar önce Türkiye’de bir süreliğine çalışırken geçici bir süre hocam olmuştu, bana yardım etmeye çalışmıştı, ama dedim ya, ben hazır değildim! Neyse ki, bu sayede onu tanımış oldum ve yıllar sonra onun yardımıyla piyano tekniğimi sil baştan kurmak için bir yıllığına yanına gittim.


Daha sonra Amerika’da Indiana Üniversitesine kabul edildiniz ve 9 sene orada yaşadınız. Oradaki müzik hayatını ve sizin üzerinizdeki etkisini biraz anlatabilir misiniz?

Indiana University

Evet, İzlanda’dan sonra Türkiye’ye dönmek istemedim. Yıllardır içimde taşıdığım, yurt dışında, bilhassa Batı dünyasında yaşama hayalimi gerçekleştirmeye koyuldum. O 9 yılın ilk üçü okumakla geçti. 2000 yılında mezun olduktan sonra Bloomington/Indiana’da 6 yıl daha kalıp çalıştım. Bu süre içinde müzisyen olarak pek çok kola ayrıldım. Oradaki ortam bunun için çok müsaitti! Her çeşit müziğin arz-talep dengesinde belli bir yer bulduğu, genel olarak sanatın ve yaratıcı düşüncenin/faaliyetin rahatça yeşerdiği bir yerdi Bloomington. Civarı ormanlarla ve tarlalarla çevrili olduğu için, Indiana’nın ortasında bir “kültür-sanat vahası” olarak anılırdı. Okuldayken Indiana Üniversitesi Yeni Müzik Topluluğu’yla çaldım; böylelikle çağdaş Batı klasik müziğinin oldukça ileri örnekleriyle haşır neşir oldum. Okul biter bitmez korrepetitör (eşlikçi) olarak çalışmaya başladım -serbest, kuruma bağlı değil. Her çeşit sese ve çalgıya eşlik ettim, sınavlarda, konserlerde, yarışmalarda. Bu bağlamda Klasik Batı müziği faaliyetlerim kesintisiz sürerken, İran/Azeri müzikleri ağırlıklı olmak üzere Orta Asya müzikleri yapan Silk Road (İpek Yolu) adlı bir gruba çağrılmaya başladım, konserlerinde piyanist lazım oldukça. Derken, Orta Doğu müzikleri (Türk, Arap, Yunan, İsrail) yapan bir grubun kemancısına aşık oldum ve o gruba girdim: Salaam.

Salaam’a girebilmek için bir otantik Orta Doğu çalgısı çalmam gerekiyordu, ben de kanun çalmayı öğrendim. Aynı sıralarda Orquesta Son adlı bir grup, Latin/salsa müzikleri icrası için piyanist arıyordu, onlara da katıldım. Bu üç grupla Amerika’da bolca konser yaptık, festivallere katıldık, epeyce de eğitim faaliyetine katıldık: çeşitli etnik müzikleri Amerikan okullarında -ilkokuldan üniversiteye kadar- tanıtıcı konserler, sempozyumlar, seminerler, atölye çalışmaları… Bir grubum daha vardı, o da, Avant-garde, underground doğaçsal fırlamalıkların grubu: Qwertyt! Çılgın kafadarlar bir araya gelip kurmuştuk. Müzik anarşistleri gibiydik: gecenin 2 buçuğunda türlü kostümler içinde sokakta müzik yapmışlığımız var! Grupta yeni icad edilmiş, eski bir yatağın yaylarından bozma bir çalgı bile vardı! Bundan başka, her fırsatta, çeşit çeşit müzisyenle beraber konserler verdik. Azerbaycan’dan gelen kabak kemane virtüözü Munis Şerifov’la ikili resitallerimiz bilhassa unutulmazdı. Çek şair Bronia Volkova’nın şiirlerini okurken, kendi yaptığı kolajlarının slayt görüntülerini beyaz perdeye ve beyaz giymiş dansçılara yansıtırken onlara piyanoyla eşlik ettim. Bir Afgan şarkıcıyla albüm çalışması sırasında akordeon çalmayı öğrendim. Hem taşınabilir, hem kendi kendine eşlik edebilen, hem de her iklime, her hava koşuluna adapte olabilen bu cici çalgıyı çok sevdim ve onu götürebildiğim her yere götürdüm, çalabildiğim her yerde çaldım: sokakta, arabada, dağda, çölde, şelale önünde, ağaç tepesinde ve tabii konserlerde! Solo piyano resitalleri de vermeyi sürdürdüm. Klasik Batı müziğinde doğaçlama içerikli resitaller verdim. Sessiz film gösterimlerine piyanoyla doğaçlama eşlik ettim.
Bütün bunların üzerimdeki etkisi: zengin oldum! Repertuvar, stil bilgisi, anı ve dost zengini! Tabii, o ortamla ilk tanışmamın etkisi çok özel ve olumlu bir şoktu: tüm dünya Amerikan kültürü ve Amerikan müziği etkisi altındayken, Amerika’da dünyanın geri kalan kültürlerine meraklı insanlar olduğunu keşfetmiştim! Amerika’ya, Türkiye’ye, Batı’ya, Doğu’ya bakışım değişti. Ufkum genişledi.

 

Üniversitede caz, elektronik müzik dersleri alıp sonrasında da doğaçlama, Türk Müziği üzerine kendinizi geliştirmişsiniz. Günümüzde klasik müzik eğitimi veren okulların ve müzisyenlerin genelde rağbet göstermediği alanlar bunlar. Batı Müziği eğitiminizi farklı tarzlarla sentezleme fikri ne zaman oluşmaya başladı?
Yukarıda belirttiğim gibi, ben konservatuara girmeden önce müzikle haşır neşir olmaya başlamıştım. Bu, Türk müziğini içeren bir uğraştı. 10-11 yaş civarından itibaren, evde, misafirlikte, dışarıda, içki sofrasında Türk sanat müziği söylendi mi -bilhassa babam, çok güzel sesi vardır- ben eşlik ederdim -tabii eşlik edecek bir klavyeli çalgı bulursam- ve bundan büyük keyif alırdım, çünkü insanların da keyif aldığını görürdüm. Yani, bu tarz müzik, benim doğal ortamımın, yaşantımın bir parçasıydı. En önemlisi, beni müziğe bağlayan şeylerin başında, müzikle insanlara bu zevki yaşatabiliyor olmak gelir. Türk müziği, her ne kadar, okulumun kapsadığı bir şey olmasa da; okulda öğrendiklerimi -yani Batının piyano tekniğini, besteleme tekniklerini vs- Türk müziği çalarken de kullanmak, yapılacak en doğal şeydi benim için. Fikir olarak doğmadı, otomatikman, kendiliğinden oldu! Çünkü müzik ayrımı yapmadım hiç bir zaman. İlgimi çeken ne varsa çalmaya çalıştım. Piyano çalışırken de sıkıldıkça daldan dala atlarsanız, ister istemez bir süre sonra hatları karıştırma oyununu oynuyorsunuz: “şu Chopin Mazurka’yı bir de aksak usulünde çalsam matrak olmaz mı?” ya da “Şu saz semaisinin altına Rahmaninov’un da sık kullandığı şu akorları döşesem nasıl olur acaba?” Tabii, Amerika’da daha başka müzik türlerine de el atınca, onları da bu sentezleme oyununa dahil etmem kaçınılmazdı. Doğal yaratma süreci de budur zaten: Chopin de, ana vatanı Polonya’da işitip gördüklerini, sonradan yerleştiği Paris’te işittikleriyle sentezleyerek orijinaliteye ulaştı.

Müzik okullarını ve konservatuvarları bu konuda nasıl değerlendirirsiniz? Herhangi bir kurumda çalışmamanızı buna bağlayabilir miyiz?
Müzik okulları, sanat okullarıdır, açık fikirli olmaları gerekir. Evet, maalesef, pek çokları tutucular. Elbette bir branşta uzmanlaşabilmek için odaklanmak gerekir; onun için okulun öğrenciyi dağıtmaması gerekir, toparlaması gerekir. Lakin, bu öğrencinin dünyaya at gözlükleriyle bakmaması için de, ana branşın temel gerekleri sağlandıktan sonra, yan dallarla gözü açılmalı, ufku genişletilmelidir. Okulun buna açık olması ve imkan sağlaması gerekir. Örneğin, Indiana Üniversitesi, bu konuda çok tuttuğum bir okuldur, hem müzik fakültesiyle, hem de diğer bölümleriyle. Caz ve elektronik müzik, benim seçmeli derslerimdi.

Benim neden bir kurumda çalışmadığıma gelince: bu benim için bir ilgi alanı değil. Ben sahne adamıyım. Dersliklerden çok sahneleri seviyorum ve olan zamanımı, enerjimi buna vermeyi seçiyorum. Öğrenmeyi ve öğretmeyi de seviyorum elbette, ama bunu kendi kurallarımla, kendi ortamımda yapmayı tercih ediyorum. Mesela, ödül/ceza sistemiyle ders vermek istemiyorum. Ben, öğrencilerimi, bu işten zevk almaya yönelik motive etmeye çalışırım. Zevk alırsa kafası daha iyi çalışır, daha çabuk algılar, öğrenir, uygular. Zevk için yapılan çalışma, not için yapılan çalışmadan daha verimlidir.

Tanburi Cemil Bey

 

Müziğinizi neler etkiler?
Her şey. İnsanlar ve duygular; yani, hayatımdaki insanların ve olayların hissettirdikleri. Müzik yoluyla yaratmak söz konusu olduğunda, bunu, duygularımı dile getirmek için yaparım. Bestelerimi genelde en duygusal anlarımda yaparım: aşıkken.

Kendinizi yakın hissettiğiniz besteci ve yorumcular kimlerdir?
Günüme göre değişir. Herhalde en çok Liszt, Rahmaninov, Johann Strauss, Tanburi Cemil Bey, Refik Fersan, Fats Waller, Gershwhin, Monk…

Sizi ne motive eder?
Dinleyici. Dinleyecek birileri varsa, onlarla iletişim kurmak için çalışırım. Bunu başardığım ölçüde müziğimin amacına ulaştığını düşünürüm. Bu dinleyici, bazen bir kişi olur -serenat yapılacak birisi, mesela-, bazen de bir kitle. O kişi veya o kitlenin üzerinde bırakabileceğim etkiyi hayal etmek beni motive eder ve neşeyle çalışmaya koyulurum! Dinleyici olmayınca günlerce müzik yapmadığım olur.

 

Sahneye çıkmadan önce neler yaparsınız veya yapmazsınız? Rutininiz var mı?
Dönem dönem ufak rutinlerim oldu, ama artık yok. Sahneye çıkmadan önce bir başka sanatçının konserini dinliyor olabilirim, valiz taşıyor olabilirim, geziyor olabilirim, spor yapıyor veya içki içiyor olabilirim; kısacası her şeyi yapabilirim… Tabii, çalacağım etkinliğin ve programın özelliklerine göre değişmek kaydıyla. Son dakikada hazırlandığım, solo çalacağım yeni ve ağır bir programsa -ki, huyumdur, sık yaparım-, konser günü son ana kadar piyano çalışıyorumdur. Beni hiç yormayacak bir programsa, son dakikaya kadar alakasız şeylerle uğraştığım da olur.

 

 

http://klasikmuzikistanbul.blogspot.com.tr/2013/08/hakan-ali-toker-roportaj-1-bolum.html?spref=fb

06.03.2009, Ankara

NUMARA

Duvardaki saate baktı Ediz. Yediye on vardı saat. On dakika sonra ofisteki görevi sona erecekti. Çıkmadan önce, teknik çizimlerini yaptığı mimari projede, kolonların bir kaç ölçüsünü daha verdi ve çizim programından çıkarak bilgisayarını kapattı. Her günkünden farklı olarak evine dönmeyecekti bugün Ediz. Şimdi konsere falan gitmenin ne gereği var diye düşündü. Ama iş yerinden arkadaşı Arzu’yu kıramamıştı. Tuvalete koşup alelacele makyajını yaptı, paltosunu giydi ve Arzu’yla çıktılar dışarı.

Dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Bir kaç gündür devam eden aşırı soğuk hava nedeniyle düşen karlar hemen erimiyor; yollar, arabaların üstü, ağaçların dalları karla kaplanıyordu. Çok yoğun kar yağmadığı için hava henüz yumuşamamış, Ediz’le Arzu’nun yüzleri soğuktan gerilmiş ve kızarmıştı. Hızlı adımlarla otobüs durağına vardılar. Duraktaki bir kaç kişiyle beraber otobüsün gelmesini beklemeye başladılar. Arzu, Ediz’in koluna girdi ve konsere birlikte gittikleri ve onu yalnız bırakmadığı için Ediz’e teşekür etti. “Benim için de bir değişiklik olur” dedi Ediz. Halbuki içinden, sıcacık evinde oturacakken, bu soğukta dışarılarda gezmenin ne kadar da gereksiz olduğunu düşünüyordu. Hele ki bir klasik müzik konserine gitmek aklının ucundan geçmezdi.

Uzaktan bir otobüsün yaklaştığını farketti Ediz. Yağan kar yüzünden gözlükleri ıslandığı için zor görünse de, otobüsün ön camındaki tabela daha da belirginleşti. Gerçekten de onların binecekleri otobüstü bu. Soğuktan içinin titrediğini hissetti ve otobüsün kapıları açılır açılmaz hemen kendini içeri attı. Biletini cihaza okuturken, dışarıda buz gibi soğuyan gözlükleri otobüsün içindeki ısı yüzünden buharlanıverdi. Çocukluğundan beri bu duruma çok sinirlenirdi Ediz. İlkokul dördüncü sınıftan beri taktığı gözlüklerinin, dünyayı bir çerçeveye hapsetmesi yetmiyormuş gibi bir de kumlanmış cam gibi gözünün önüne perde çekivermesi onu çileden çıkarıyordu. Kendini aciz bir varlık gibi hissediyordu Ediz. Çoğu arkadaşı lens kullanıyordu, hatta bir kaçı da lazerle göz ameliyatı olup gözlüklerden tamamen kurtulmuştu. Oysaki, on iki yıldır bu çerçevelerin ardında, kaderiymiş gibi, gizlenmekten bıkmıştı Ediz.

İki kişilik boş bir koltuğa oturup gözlüklerindeki buharı mendiliyle silerken, yanına oturan Arzu, bu gidecekleri konserin çok ilginç bir konser olacağını heyecanla Ediz’e anlatmaya çalışıyordu. Ediz ise Arzu’yu dinlermiş gibi yaparak, dediklerini başıyla onaylayarak, bu soğuktan kaskatı kesilmiş akşamda ne demeye bir piyano resitali dinlemeye gittiğine anlam veremeyerek oturdu durdu koltukta.

İnecekleri durağa yaklaşmışlardı. Arzu, ineceklerini şoföre ikaz eden düğmeye basarken, Ediz’in bu durgun halinden şüphelenip bir problem olup olmadığını sordu. “Seni zorla mı götürüyorum acaba Ediz’ciğim?” diyince Ediz, günün yoğunluğundan ve yorgunluğundan durgun olduğunu söyledi. Aslında bu geceki değişiklik, Ediz’in kendisi için sıkıcı ve değersiz olan hayatının ona daha da sıkıcı ve değersiz görünmesine neden olduğu için gereksiz geliyordu. Bunun ortaya çıkmasından korktuğu için de alışılagelen hayatının dışında hiç bir şey yapmak içinden gelmiyordu.

Otobüsten inip de Arzu ile konser salonunun önüne vardıklarında kar şiddetini iyice artırmıştı. Otomatik açılır kapılardan geçer geçmez önce yüzüne çarpan sıcak havayı, sonra da konser salonunun fuayesindeki kadınlı erkekli bir grup insanın konser saatini beklemekte olduklarını fark etti Ediz. Vestiyere paltolarını bırakıp bu kalabalığın arasına karıştılar. Fakat Ediz kendini hiç rahat hissetmiyordu bu ortamda. Daha önce hiç piyano resitaline gitmemişti. Türkçe pop müzik ya da arada yabancı bazı pop müzik parçaları dışında klasik müzik hiç dinlemezdi. Fuayedeki herkes konser konusunda pek bir hevesli göründü Ediz’in gözüne. Vestiyere paltolarını telaşla teslim edenler, heyecanla sohbet edip gülüşenler, ellerindeki konser programını dikkatlice gözden geçirenler… Kendisini yakından tanıyan eski sınıf arkadaşlarından birinin, solistin Amerika’daki sıradışı komik anılarını anlatırken kulak misafiri bile oldu Ediz. Arzu büyük ihtimalle çok defalar klasik müzik konserlerine gitmiştir ve bir mimar olarak iyi de anlıyordur bu tür müzikten diye geçirdi içinden Ediz. Kendisi teknik ressam olarak yüksekokuldan mezun olduktan sonra bir çok konuda kendini yetiştirmişti Ediz ama nedense zaten anlamayacağını düşünerek klasik müzik dünyasına pek yaklaşmamıştı.

O sırada, seyircilerin konser salonuna girme zamanlarının geldiğini bildiren gong sesi duyuldu. Ayakları geri geri giderek içeri girdi Ediz. Arzu’yla yerlerini bulup oturdular. Işıklar karardı. Sahne aydınlandı.

Sahneye, Ediz’in korkularının, endişelerinin yersizliğini ispatlamaya hazır gibi görünen bir genç adam fırlayıverdi. Kıvırcık saçları, Salvador Dali’yi andıran kıvrık bıyıklarıyla ve beyaz takım elbisesiyle az sonra piyano çalacak birisi değil de şapkadan tavşan çıkaracak bir sihirbaza benziyordu.

Ediz yabancısı olduğu bu seyirci topluluğundan ve ortamdan ister istemez bir anda soyutlanıp sahnedeki bu değişik adama odaklandı. Bu ilginç görünümlü sanatçı önce çalacağı eserlerden ve müzikte doğaçlamanın ne demek olduğundan bahsetti izleyenlere. Ediz’in çok ilgisini çekmişti anlattıkları. Öyleki çevresindeki insanları, hatta Arzu’yu bile unutmuştu. Sanki sahneden sadece ona anlatılıyordu her şey.

Konser, geçmiş yüzyıllardan bestecilerin eserleriyle başladı. Ediz, tanımadığı bu bestecilerin duygularının salonda yankılanmasına şahit oluyordu. Eserler, içindeki doğaçlama öğelerinden dolayı özellikle seçilmişti. Sanki piyanist, bir medyumdu da dinleyiciler de bu ruh çağırma seansına ve eserlerin ortaya çıkış anlarına tanıklık ediyorlardı. Ediz de sanki yeniden hayata dönen bu besteciler gibi derin derin nefes aldı; ciğerlerini yaşamla doldurdu. Ediz, Arzu’nun fısıltıyla kulağına sanatçının ne kadar da hoş çaldığını söylemesiyle tekrar salondaki yabancılar topluluğuna geri döndü. Her zaman yaptığı gibi nefesini tuttu. Cevaben sadece başıyla onayladı. Sadece ‘Ne kadar da hoş’ değildi bu duydukları Ediz’in; çok daha fazlası vardı ona göre. Yoksa Arzu dahil kimse farketmemiş miydi olanları diye düşündü. Ediz bunları şaşkınlıkla düşünürken ilk yarının son eseri coşkuyla sona erdi ve alkışlar salonu doldurdu.

Konser arasında fuayede Arzu ilk yarıyı beğenip beğenmediğini sordu Ediz’e. “Güzeldi” diyerek kısa bir cevapla geçiştirdi. Çünkü ilk yarıdaki tanıklığının heyecanını paylaşmaktan çekindi Ediz. İlk defa klasik müzik konserine gelen birisi ne yorum yapabilirdi ki? Değersiz bir iki cümle kurup rezil olmaktan korktu ve susmayı tercih etti. Heyecanını ve coşkusunu gizleyerek tekrar girdiler salona Arzu’yla.

Ellerindeki konser programını gösteren kağıtta, ikinci yarıda piyanistin kendi doğaçlamalarına yer vereceği yazılıydı. Konsere gelmeden önceki düşünceleri dağılmış, az sonra duyacaklarını merak etmekteydi Ediz. Piyanist konserin ikinci yarısına seyirciler arasından verilen bir ana motif üzerine çeşitlemeler yaparak başladı. Çok bilinen bir klasik türk müziği bestesi, piyanistin doğaçlama yeteneğiyle, kulağa tanıdık gelen ama birbiri ardına kapılar açarak dinleyeni ötelere taşıyan bir araca dönüştü. Ediz bu dönüşüme hayran kalmıştı. Kendi kayığıyla okyanusa açılmak gibiydi bu. Kendisinin olduğu için kayık çok tanıdık ama görkemli uçsuz bucaksızlığıyla okyanus da bir o kadar yabancı ve korkutucuydu. Ediz, hem çınlayan müziği hissederek duygulanıyor hem de kendini ait hissetmediği bu dünyada duygularına bir yer bulamadığı için içinden çıkmasına izin vermemeye çalışıyordu. Bu konser bir yandan kendisini özgürleştiren, öte yandan da onu sıkıştıran bir deneyim olmuştu Ediz için.

Alkışlar yine yükseldi. Ediz bu zengin müzikten çok hoşlanmıştı. Sahnede spot ışıklarının altında siyah bir inci gibi parıldayan piyanoya ve onu çalan bu neşeli sanatçıya hayranlıkla baktı. Fakat nedense bu zenginliğin değerini farketmesine rağmen kendini bu zenginliği paylaşmayı haketmeyecek kadar önemsiz ve değersiz hissediyordu. Oysaki bu müzik izleyen herkese sahneden, cömertçe ve ayrım gözetmeksizin sunuluyordu. Sanatçı piyanonun başında tekrar yerini aldığında, Ediz zaten bunları anlayamayacak kadar bilgisiz olduğunu kendine söyleyerek içindeki coşkuyu kabuğuna hapsetti.

Piyanist, az sonra minik bir oyun oynayacağını söyledi. Seyircilerden bir kişinin cep telefonu numarasını rica etti. Do notasından si notasına kadar her notaya karşılık bir rakam gelecek şekilde bir kodlama yaptığını ve cep telefonu numarasına karşılık gelen notaları sırasıyla çaldığında ortaya bir melodi çıkacağını ve bu çıkan melodiyi sahnede doğaçlama bir esere dönüştüreceğini anlattı. Seyirciler homurdandılar yerlerinde. Sanatçı, elini spot ışığının güçlü ışığına karşı siper edip seyirciler arasından bir gönüllü ararken Ediz’le birden gözgöze geldiler. Ediz’in kalbi kanat çırpıp havalanacak gibi oldu. Sanatçı onu telefonla arayıp rahatsız etmeyeceğine dair güvence verip numarasını rica etti. Salonda gülüşmeler duyuldu. Ediz de utançtan kızaran yüzüne rağmen telefon numarasını söyleyiverdi. Birden ağzından çıkmıştı numarası. Arzu’nun kulağına eğilip “nasıl oldu da verdim; hiç bilmiyorum” dese de ağzından kaçırıvermesine neden olan diğer tarafı baskın çıkmıştı işte.

Piyanist önce bu numarayı bir etüd etti kendi kendine:

…447 16 20… dört yüz kırk yedi on altı yirmi…4-4-7-1-6-2-0… dört-dört-yedi-bir-altı-iki-sıfır.

1-Do, 2-Re, 3-Mi, 4-Fa, 5-Sol, 6-La, 7-Si, 8-Do, 9-Re, 0-Es.

Fa-Fa-Si-Do-La-Re-Es… İşte doğaçlamanın teması ortaya çıkmıştı. Sihirbaz, az sonra bu sıradan telefon numarasından tavşan çıkaracaktı. Fa-Fa-Si-Do-La-Re-Es…. Fa-Fa-Fa-Si-Si-Es…………Do-La-Re-Es… Fa-Fa-Fa-Si-Si-Es…………Dol-La-La-La-Es…………………………..Re-Es……İşte dönüşüm başlamıştı. İlk temanın üzerine doğaçlamalar birbiri arkasına akıyordu salona. Ediz’in müziğiydi bu. İçindeki coşkuyu kabuğunun altına gizleyen Ediz’i anlatmaya başladı notalar dinleyenlere. Ne kadar duygularını gizlese, ne kadar kendini önemsiz ve değersiz hissetse de artık Ediz’in var olduğu, o salonda olduğu bu müzikle herkese ilan ediliyordu.

Basit ve anlamsız görünen ilk notalar sihirbazın elinde şekilden şekile giriyor, zenginleşiyor; gizlenenler, söylenmeyenler, değer verilmeyenler ortaya dökülüyordu; çoğaldıkça çoğalıyordu:

“Ben Ediz. 29 yaşındayım. Esmer, dalgalı kestane renkli saçlıyım. İçine bakılmasından korktuğum kehribar gözlerim var benim. İçine bakılmasından korkarım; çünkü tüm hassaslığım, acılarım bu pencerelerin içindedir. Fa-Fa-Si-Do-La-Re-Es… Bir anam vardı; Malatya’nın Onar Köyü’nde ben emzikliyken devrilen traktörün altında canı toprağa karıştı. Bu acıyla köyde daha fazla kalamadı babam; ortancaları olduğum iki kardeşimle birlikte göçtük şehre. Babam sigara fabrikasında işçi oldu. Emekli olana kadar biz okuyalım diye çırpındı durdu. Fa-Fa-Si-Do-La-Re-Es…Ben kıt olanaklara rağmen okudum. Ablam okumadı; erken yaşta evlendi. Erkek kardeşim de ilkokulu bitirdikten sonra demir atölyesinde çırak oldu. Şimdi kazandığım parayla hem kendime, hem babama, hem de kardeşlerime bakıyorum.”

Ediz’in hayat öyküsü nota nota seyircilerin kulaklarında çınlıyordu. Fa-Fa-Si-Do-La-Re-Es…Ediz’in önemsemediği, basit bulduğu hayatı müzikle anlam kazanmıştı. Piyano şimdi Ediz’i, doyamadan kaybettiği anasını, ona analık eden ablasını, arı gibi çalışkan küçük kardeşini, evlatları için her şeyini vermeye hazır şefkatli babasını anlatıyordu. Dahası, Ediz’in içinde ailesine duyduğu derin sevgiyi, kendi ayakları üstünde sağlam durmak için sarf ettiği emeği anlatıyordu salonu dolduran insanlara. Ediz’in varlığını ispatlamak için var gücüyle piyanonun çekiçleri çınlatıyordu telleri: Fa-Fa-Si-Do-La-Re-Es…

Yüzleşmekten ve olduğu gibi kabul etmekten çekindiği hayatı Karun Hazinesi gibi bütünleşmek için onu bekliyordu. Ediz’in kocaman, iyi yüreği bu güzel müziğin gücüyle kendi hayatını kucakladı. Anasının emziremediği kadar emzirdi onu Ediz. Ailesinin umudu, iyi bir evlat, iyi bir insan olduğu için kendisiyle gurur duydu. Hayatta daha ne istenirdi ki? Antik Sardes Kenti’nden geçen Paktolos Deresi’nin altınlı suları gibi kehribar pınarlardan sicim gibi akan yaşları süzüldü utançtan kızaran yanaklarına. Konser sona erdiğinde tüm salonun alkışları Ediz içindi. Onun çektiği acıları, sevinçleri, var olma çabalarını alkışlamaktaydı salondakiler.

Sihirbaz numarasını yapmış, şapkadan Ediz’in hayatı çıkmıştı.

Emre SELES

NOT: Bu öyküde bahsedilen piyanist Hakan Ali Toker’dir. Bana ilham veren şaşırtıcı ve güzel konseri için kendisine teşekkür ederim.

 

 

http://eseles.blogspot.com.tr/2009/03/oyku_05.html

Yorumlar

  • Prof. Leah Savion Prof. Leah Savion Indiana Üniversitesi, IN, ABD

    Ezgilerle oynayışı, tamamen birbirinden ayrık unsurları inanılmaz bir estetik bütün içine dokuyuşu çok etkileyici. Sıcak tavrı, dinleyicinin hem bilerek, hem de kazara verdiklerini müziğin içine katma yetisi ve de kendisinin müzikle (herhangi bir tür müzikle) bütünleşmesi, bütün bunlar emsalsiz… Artık kafamda doğaçlamalar yaratmaksızın pasif bir şekilde müzik dinleyemez oldum.

  • Dr. Jane Bourgeois Dr. Jane Bourgeois Kahraman Dans Kumpanyası, Iowa City, IA, ABD

    …tuşların usta büyücü masal anlatıcısı!

Dahası

Josko Lopar

Njegov jučerašnji koncert u Franjevačkoj crkvi posve sigurno je jedan od najupečatljivijih glazbenih događaja festivalskog dijela Makarskog kulturnog ljeta

Dan nakon što je zajedno s hrvatskim umjetnicima glasovira Matijom Dedićem i Matejem Meštrovićem oduševio publiku pred Kneževim dvorom na dubrovačkom Stradunu (sada već proglašenom antologijskom izvedbom tri klavira Vivaldijevih „Četiri godišnja doba“), Hakan Ali Tokernastupio je u staroj Franjevačkoj crkvi u Makarskoj. Osebujni turski glazbenik, virtuozni pijanist i skladatelj, oduševio je svojim Recitalom klavirske improvizacije. – Improvizacija nije isključiva ekskluziva jazza i bluesa. I veliki skaldatelji klasične glazbe poput Mozarta i Beethovena  nerijetko su improvizirali -, kazao e Toker te kasnije to i dokazao neuobičajenim koncertom „po izboru publike“. Maestro Hakan je, naime, publiku uključio u svoj nastup na način da predlože skladbe koje bi htjeli čuti, bez obzira na žanr, a on potom na licu mjesta improvizacijom stvara novu varijaciju na temu. Tako Beatlesi i Queen postaju klasičnom glazbom, što se događa i s Bob Dylanom ili Ray Charlesom itd., a klasične skladbe se poprimaju, jazz, folk ili salsa formu. Tokata i fuga, sonata, allegro, aria…, poloneza, tango, oyun havasi…, tek su nazivi formi otisnuti u programu recitala – autori…?

Maestro Hakan Ali Toker klasičnu je glazbu, koja je njegovo temeljno obrazovanje, predstavio na vrlo dopadljiv način dajući istodobno do znanja kako je riječ o iznimnom umjetniku širokog spektra glazbenog interesa. Uz to što je skladao 100-tinjak djela klasične i tradicionalne turske glazbe, Toker je poznat i vrlo cijenjen u krugovima ljubitelja World music-a, jazza ali i elektronske glazbe. Osim glasovira Toker svira violončelo, harmoniku i kanun – tradicionalni turski žičani instrument. Njegov jučerašnji koncert u Franjevačkoj crkvi posve sigurno je jedan od najupečatljivijih glazbenih događaja festivalskog dijela Makarskog kulturnog ljeta. Koncert velikog umjetnika održan je na inicijativu i uz potporu Hrvatsko – Turske Udruge prijateljstva čiji je predsjednik Goran Beus Richemberg, uz voditeljicu Ružanu Kovač i umjetničkog direktora festivala Ivicu Mijačiku, predstavio i najavio Hakana Ali Tokera.

http://www.makarska-post.com/index.php/hakan-ali-toker-recital-klavirske-improvizacije-u-staroj-franjevackoj-crkvi/

O.Franić / IvoR

27. 07. 2016

Program festivala Makarsko kulturno ljeto sinoć je u prostor stare Franjevačke crkve doveo, sigurni smo, najneobičniji glazbeni događaj u ove dvije festivalske godine u našem gradu – Recital klavirske improvizacije u ‘režiji i izvedbi’ turskog pijanističkog virtuoza Hakana Ali Tokera . Nakon što je prethodne večeri zajedno s Matijom Dedićem i Matejem Meštrovićem sudjelovao u praizvedbi Vivaldijevih Godišnjih doba za tri klavira na Dubrovačkim ljetnim igrama, 40-godišnji pijanist predstavio se i makarskoj publici koja je pokazala uistinu veliki interes. Naime, u pitanju je bilo jedno od rijetkih događanja u prostoru stare Franjevačke crkve na kojem je još oko 30-ak ljudi koncert slušalo ispred ulaznih vrata, ali zapravo ništa pretjerano čudno, s obzirom da sinoćnjeg gosta prati glas jednog od najboljih majstora klavirske improvizacije današnjice. Gledateljima je uoči koncerta podijeljen i program recitala koji je glasio upravo ovako: Tokata i fuga, Sonaga (Allegro, Aria, Menuet, Rondo), Valcer, Poloneza, Tango, Salsa, Oyun Havasi (tradicionalni turski ples), Varijacije, Fantazija – dakle, zapravo samo glazbene forme bez imena skladatelja, a razlog je bio vrlo jednostavan. Naime, za sva izvedena djela u skladanju je sudjelovala sama publika – Hakan Ali Toker je na početku zamolio gledatelje da mu ‘daju’ nekoliko poznatijih skladbi ( pa su se u kokurenciji našli, primjerice i pop-rock klasici poput Bohemian Rhapsody grupe Queen ili Yesterday i Yellow Submarine od The Beatlesa), nakon čega je navedene pjesme provlačio kroz svakakve glazbene forme miješajući ih s djelima klasičnih skladatelja. Konačan rezultat, da spomenemo samo neke od primjera, bila je mješavina turskog Oyun Havasi i Dylanove Blowin’ in the wind, pa koncert u b-molu P.I.Čajkovskog u alamgamu s Yellow Submarine i Carminom Buranom, Ravelov Bolero isprepleo se s Lennonovom Yesterday, dok je, objašnjavajući moć glazbene improvizacije, jednu od skladbi odradio u formi salse ali na melodiju dobivenu ina osnovu broja mobitela jednog od posjetitelja. Da ne zaboravimo, već je u prvih nekoliko minuta maestro Toker naznačio da će to biti prilično neobična glazbena večer kada je u uvodnom dijelu, sebi za gušt, izveo Bachovu fugu u D molu, koju je turski pijanist odsvirao kao da je skladana u New Orleansu pred polovicu 20.stoljeća, a ne negdje u Njemačkoj u 18.stoljeću, dajući joj bluesy ugođaj te umiješavši i melodije poznatih modernih skladbi poput Hit The Road Jack. Otkačen i nepredvidiv, Hakan Ali Toker pružio je makarskoj publici dva sata čiste zabave, glazbenim poznavateljima susret s jednim sasvim drugačijim promišljanjem o glazbi, a prosudbenom vijeću Makarskog kulturnog ljeta dao još brige oko izbora za koncert godine.

http://makarska.hr/hr/majstor-improvizacije-hakan-ali-toker-otkacenim-koncertom-i-nemogucim-glazbenim-kombinacijama-odusevio-makarsku-publiku/3665

Beylikdüzü Müzik Ustalarını Ağırladı

Beylikdüzü’nde kulakların pasının silindiği bir akşam yaşandı. “Ud ve Piyanonun Dilinden Derin Hikayeler” isimli konser,Beylikdüzü Belediyesi Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Her biri kendi alanında usta sanatçıların Türk ve Batı ezgilerini yansıttığı programda, dinleyiciler sanatçıların  kendi besteledikleri eserleri tanıma fırsatı bulurken, diğer yandan da bilinen ve sevilen türkülere hep birlikte eşlik ettiler.

Medeniyetler Arası Yolculuk…

Sanatçı Erhan Bayladı’nın bestelediği “Ay Işığı” isimli parça ile açılışın yapıldığı konserde, çeşitli makamlardan bestelermüzik severlere keyifli anlar yaşattı. Çalınan müzik örneklerinin arasında hastalıkları tedavi edici, doğumu kolaylaştırıcı ve zihni dinlendirici özellikleri ile ön plana çıkan besteler de yer aldı. Doğuyla batıyı kendine has uslübu ile sentezleyen ünlü piyanist Hakan Ali Toker ise Sultan-i Yegah makamından kendi bestesini icra etti. Saadettin Kaynak’tan nihavend eserler dinleyicileri ayrı bir yolculuğa çıkardı.

Bestelere Eşlik Ettiler

Konserde Türk Müziği’nin sevilen eserlerini konuklar da seslendirdi.  Enstrumanların dansı sırasında müzisyenlere eşlik eden vatandaşlar, “Divane Aşık Gibi, Harran Ovası, Leylim Leylim” parçalarını neşe içinde söyledi. Konser sonunda Beylikdüzü Belediyesi 1. Başkan Vekili Ömer Şatır, sanatçılara teşekkür ederek, “Konser boyunca tüm yorgunluğum dağıldı. Kulaklarımda bir açılma oldu. Müthiş bir performanstı” dedi ve sanatçılara Beylikdüzü Belediyesi Başkan Yardımcısı Emel Turan, CHP Meclis Üyesi Müslüm Akülker ve CHP Beylikdüzü İlçe Başkanı Yaşar Genç ile birlikte çiçek takdim etti.

 

http://www.habermrt.com/beylikduzu/beylikduzu-muzik-ustalarini-agirladi-h387725.html

http://www.londragazete.com/2015/02/19/tanini-trio-konseri-buyuk-ilgi-gordu-video/

4.12.2014 o godz. 19.00 w koncercie zorganizowanym z okazji 600-lecia nawiązania stosunków dyplomatycznych Polski i Turcji w Studiu Koncertowym Polskiego Radia im. W. Lutosławskiego wystąpił Tanini Trio.

Zespół tworzą trzej znakomici artyści z Turcji – Tahir Aydoğdu, Bilgin Canaz i Hakan Ali Toker. Aydoğdu jest wirtuozem tradycyjnego instrumentu tureckiego kanun. Pozostali muzycy to multiinstrumentaliści, którzy podobnie jak Aydoğdu nie ograniczają kreatywności myśleniem o konwencji, lecz łączą w swojej twórczości elementy tradycyjnej muzyki znad Bosforu z jazzem i muzyką klasyczną. Te trzy składniki to główny trzon brzmienia Tanini Trio, ale – szczególnie podczas występów na żywo – artyści potrafią zatopić się w improwizacjach, które zaprowadzą ich i Słuchaczy w zupełnie nieznane i nienazwane rejony. Najwłaściwszym określeniem działalności Tanini Trio jest więc raczej ukute swego czasu przez pewnego tureckiego dziennikarza określenie „poszukiwacze muzycznego bezkresu”, niż przypinanie im jakichkolwiek etykiet, którymi posługujemy się na co dzień dla określania muzyki rozrywkowej w Europie czy Ameryce. Jedno jest pewne – spotkanie z Tahirem Aydoğdu, Bilginem Canazem i Hakanem Ali Tokerem każdy, kto widział i słyszał ich na żywo, zalicza do przeżyć niemal mistycznych, a zawsze ekscytujących i niezapomnianych.
Kto dołączył do grona tych olśnionych przez Tanini Trio, zobaczył pierwszy w Polsce koncert tego fascynującego zespołu.

Organizatorzy: Program 1 Polskiego Radia i Ambasada Republiki Tureckiej w Warszawie
Bilety w cenie 30 zł

http://studianagran.com.pl/newsy/tanini-trio-441.html

18.04.2014

 

13. Boston Türk Film ve Müzik Festivali’nde ünlü Tanini Trio grubunun performansı büyük beğeni kazandı

WASHINGTON (AA) – 13. Boston Türk Film ve Müzik Festivali’nde ünlü Tanini Trio grubunun Goethe Enstitüsü’ndeki performansı, dinleyicilerin büyük beğenisini kazandı.

Refik Talat Alpman’ın Mahur Saz Semaisi’nden Zeki Müren’in Bir Demet Yasemen adlı eserine, Astor Piazzolla’nın Libertango ve Oblivion’undan Çaykovski’nin Fındıkkıran/Arap Dansı’na kadar geniş bir yelpazede Türk ve Batı müziğinin seçkin eserlerinin yer aldığı Boston’daki konser programı, Doğu-Batı arasında adeta bir müzik köprüsü kurdu. Grup, konser bitiminde uzun süre coşkuyla ayakta alkışlandı.

Tanini Trio, uluslararası kariyere sahip kanun sanatçısı Tahir Aydoğdu, neyzen Bilgin Canaz ve piyanist Hakan A. Toker tarafından 2006 yılında kuruldu. Repertuvarlarını dünya barışına ve dostluğuna katkıda bulunmak amacıyla oluşturan, yaptıkları eklektik müzikle Doğu-Batı arasında bir köprü kuran grup, müzikte Doğu-Batı sentezini yakalamaya çalışıyor ve böylelikle farklı kültürlerdeki tınıları ve bu kültürlerin insanlarını birbirlerine yakınlaştırmayı hedefliyor.

Tanini Trio, Boston’daki konserlerinin yanı sıra dünyaca ünlü Berklee Müzik Okulu’nda düzenlenen müzik atölyesine katıldı.

Festival direktörü Erkut Gömülü, Tanini Trio’nun Türk ve Batılı bestecilerin ve eserlerinin değişik yorumlarının Amerikalı dinleyiciler tarafından bu denli büyük takdir ve beğeniyle karşılanmasının, müzik dilinin evrenselliğinin göstergesi olduğunu belirtti.

Festivalin ana sponsorluğunu Türk Kültür Vakfı (TCF), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Tanıtma Fonu ve Türk Hava Yolları yapıyor. Festival hakkında daha fazla bilgiye, “www.BostonTurkishFilmFestival.org” adresli web sitesinden ulaşılabilir.

 

http://www.memleket.com.tr/turk-ve-bati-muzigi-bostonda-bulustu-339496h.htm

20.04.2014

 

13. Boston  Türk Film ve Müzik Festivali’nde  ünlü Tanini Trio grubunun verdigi konser dinleyicilerin büyük beğenisini kazandı. Biletleri günler öncesinde tükenen   konserde dinleyiciler grubu uzun süre coşkuyla ayakta alkışladı.

Refik Talat Alpman’in Mahur Saz Semaisi’nden Zeki Müren’in Bir Demet Yasemen adlı eserine, Astor Piazzolla’nın Libertango ve Oblivion’undan Tchaikovsky’nin Fındıkkıran / Arap Dansı’na kadar olan geniş bir yelpazede Türk ve Batı müziğinin seçkin eserlerinin yer aldığı Boston’daki konser programı grubun amaçladığı doğu-batı arasındaki müzik köprüsünün mükemmel bir yansımasıydı.

Tanini Trio uluslararası  kariyere sahip olan kanun sanatçısı Tahir Aydoğdu, neyzen Bilgin Canaz ve piyanist Hakan A. Toker tarafından 2006 yılında kuruldu. Repertuvarlarını dünya barışına ve dostluğuna katkıda bulunmak amacıyla oluşturan, yaptıkları eklektik müzikle doğu-batı arasında bir köprü kuran grup, müzikte doğu-batı sentezini yakalamaya çalışıyor ve böylelikle farklı kültürlerdeki tınıları ve bu kültürlerin insanlarını birbirlerine yakınlaştırmayı hedefliyor.

Tanini Trio Boston’daki konserlerinin yanısıra  dünyaca ünlü Berklee Müzik Okulu’nda düzenlenen bir müzik atölyesine de katıldı.

Festival direktörü Erkut Gömülü, Tanini Trio’nun Türk ve Batılı bestecilerin ve eserlerinin değişik yorumlarının A.B.D.’li  dinleyiciler tarafından bu denli büyük bir takdir ve beğeniyle karşılanmasının müzik dilinin evrenselliğinin bir göstergesi olduğunu belirtti.

Festivalin ana sponsorluğunu Turkish Cultural Foundation (TCF), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,Türk Tanıtma Fonu ve Türk Hava Yolları yapıyor.

Festival hakkında daha fazla bilgi için web sitesi: www.BostonTurkishFilmFestival.org

 

http://www.turkishny.com/usa-life/87-usa-life/149790-unlu-tanini-trionun-bostondaki-ilk-konseri-buyuk-begeni-topladi#.V4PPxbiLSUn

ismail_bayer
İSMAİL BAYER – İzmir’de bir sonbahar akşamı. Güneş az önce battı. Çimler üzerinde insanlar. Hafif bir esinti ve serinlik. Piyanonun tuşlarında, sihirli on parmak. Yumuşak, insanın içini okşayan bir ses. Genç bir kadının sesi. Kalkıp dansetmeseniz de, kapatın gözlerinizi, Ege Denizi’ne yelken açtınız.
19-08-2013, Pazartesi

Gidiyorsunuz, İspanya, hatta okyanusa açılabilirsiniz. Tango ülkesine doğru bir yolculuk başlıyor. Yol arkadaşlarınız da yabancı değil. Muhlis Sabahattin, Refik Fersan, bizden. Dümende, Hakan Ali Toker ve Dilek Türkan.

Ne yazık ki yolculuk kısa sürüyor. Bir saat kadar. Alsancak Limanına geri dönüyorsunuz. Gece yeni bir güne geçiyor. İzmir’den, Kıyıkışlacık yolunda araba da, başlayan bu yolculuğu sürdürmek istiyorsunuz. Az önce dinlediğiniz tangoları, Dilek Türkan’ın son CD’sinden, değişik enstrümanlarla dinliyorsunuz. Sonra, Hakan Toker’in iki “Tanini” CD’sine geçiyorsunuz. Piyanonun tuşlarına, kanunun telleri ve neyin nefesi karışıyor.

Sonra düşünüyorsunuz. Böyle Belediyeler de var. Eski mekanların, sanat ve kültür ortamına dönüştürülmesinin, güzelliğini yaşıyorsunuz. Aklınıza Ankara’daki, havagazı fabrikası geliyor. Yıkım ve geçmişi, tarihi yok etme anlayışı üzerine kurulu, bir yönetim anlayışının, burayı yok edişinin karamsarlığını, Ege kıyısında ise, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, güzel İzmir’de yaşadıklarınız içinizi açıyor. Tarihi Havagazı Fabrikası. Yıkılmamış. Hatta, korunup, bakılıp, güzelleştirilmiş ve halka sunulmuş. Bir kültür ve sanat ortamı haline dönüştürülmüş. Ağaçlar, çimler, kafeler, minderler ve bir sahne.

Perşembe akşamı, çim alan dolu. Minderler bir saat önceden konuklarını karşılamış bile. Sonra arkaya dizilen sandalyeler. Ayakta olanlar da var. Çiğdemlerini de çitliyorlar. Ama başka yerlerde hep gördüğünüz gibi, yerlere kabuklarını atmıyorlar. Ellerinde küçük poşetler, ona koyuyorlar. Aaa, bir iki kişi var yine de yere atan. Ama onlar, İzmir’li değil herhalde. İzmirli çekirdeğe, çiğdem diyor ve kabuklarını yere atıp, çöp yığını bırakıp gitmiyor.

Sahnede iki genç. Piyano’da Hakan Ali Toker. Bir-iki televizyon programında rastlamıştım. Başka enstrümanlarla birlikte, Dilek Türkan’a eşlik ediyordu. Şimdi ise tek başına, ama on parmağı ile piyanosu ile eşlik ediyor, Dilek Türkan’a.

“Aşk Mevsimi” ile başlıyor. Bu gece, “Tango” gecesi. En son, İstanbul Maslak TİM’de bir konserini izlemiştim. Şarkılar onun sesi ile daha da güzelleşiyor. Harbiye’de Cemal Reşid Rey’de, ve bazen izleyebildiğim, ayda bir Pazar sabahları, Klasik Türk Sanat Müziği Korosu’na, son yıllarda katılan o genç ses. Orada da, 4 şarkı ile solist olarak da yer aldığı olmuştu. Renklendirdiği, katkı verdiği, değişik CD çalışmaları ve İncesaz birlikteliği.

O gece daha çok, cıvıl cıvıl küçük kızı için söyledi sanırım. Özellikle de, Kelebeği. Alkışlara karşılık verirken, ikinci kez bu eseri seslendirerek, konserini sonlandırdı. Şarkılara verdiği yeni ve taze sesini, yorumlarını, bu kez tangolarla, sonbaharın yolculuğuna katarak sürdürdü. Profesyonelleşmemiş, amatör heyecanı, sahneye ayrı bir güzellik katıyor. İçtenliği sizi sarıyor ve eşlik etmeye yönlendiriyor. Gazino kültürü ile yetişmediğinden ve o sahnelerde yer almadığından, size uzak ve yabancı değil. Gülümsemesi, eserlerin yorumunda yaşaması, aslında sözleri daha da anlamlı kılıyor. Müzik mesajını ulaştırıyor. Eser meze değil, baş köşeye oturuyor. Bu rengini sürdürmesi ne güzel olur.

Hakan Ali Toker, piyanosunu tınıları geniş dinleyiciye, daha ne yazık ki tam ulaşamadı. O gölgede kalmayı yeğleyen, bir virtiöz aslında. “Tanini” birlikteliği, kanunun ve neyin, piyano ile evliliği. Bach’dan Dede Efendi’ye uzanan bir tını zenginliği. Ankara Radyosu’nun, o küçük güzel ve akustik salonunda, hem “Tanini” grubu olarak, piyano, kanun ve ney birlikteliğini, hem de geçtiğimiz aylarda, Yıkdız İbrahimova’ya da eşlik ederek, balkanlarda dolaştırmasına tanık olmuş ve bu satırlarda sizlerle paylaşmaya da çalışmıştım.

Şimdi İzmir’de, çimlerin üzerinde, Muslih Sabahaddin’den Refik Fersan’dan tangolarla, operet şarkıları ile Dilek Türkan’ın güzel sesi, piyanonun tuşlarından çıkan tınılar, bütünleşip, martılara da şarkı söylüyor. Sizi İstanbul’a da götürüyor. Arjantin’e de.

Hakan Ali Toker’in, Akordion çaldığını da bilmiyordum. “Gezi” sürecinde de karşılaşamamak, benim için bir eksiklik. Bu eksikliği, amatör bir telefon kaydından izliyorum. İstiklal Caddesi’nde, sevilen bir tangonun, geziye uyarlanan yeni çarpıcı sözleri ile bir bayanın seslendirmesi. Sevimli içten, yaşayan ve halkla bütünleşen ezgiler ve sözler.

Kıyıkışlacık, akşamında bu satırlardan sonra, biraz açılayım diye Ege’nin maviliğine atıyorsunuz kendinizi. Uzaydan gelmiş gibi, el, yüz ve ayak dışında, renkli naylon yağmurluk içinde gibi görünenlerle denizdesiniz. Tercihler ve zevklere karışacak değilsiniz. Öyle istiyorsa, tercihidir diyorsunuz. Sıhhi durumu, görüntüsü, rahatlığı, bu tercihin sonucu tamam, karışmak yok. Tamam da, ya o kolda altın bileziklerin, parlak şıkırtıları ile denize girmeleri ise, işte o an beni bağışlasınlar, bu kadarı da artık görgüsüzlük olmuyor mu?

Bu da gerçeklik diyorsunuz. En iyisi. Şimdi gün doğumunda, Güllük Körfezi’ne ve denizin duruluğuna bakıp, sessizliğin sesinde, çayınızı yudumlarken, güne iyi başlamalı. Yazıya son noktayı koymadan, Dilek Türkan’ın tangoları eşliğinde, güne ve yaşama gülümseyerek bakmalı. Gramafonda değil o ses, CD’den geliyor. Refik Fersan’a da, ışıklar içinde ol diye, selam gönderelim ve yolculuğumuz başlasın.

25.03.2011

Anadolu nağmeleri türküler, bu kez saz değil piyano eşliğinde seslendirildi.

 

Piyanist Hakan Ali Toker, Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi’nde verdiği konserle Türk müziğinin en bilinen şarkılarını, özgün yorumuyla dinleyicilerinin beğenisine sundu. Toker, özgün uyarlamalarından oluşan “Piyanoyla Türk Müziği” isimli konserinde 16 Türk müziği parçasını piyanoyla icra etti.

Perküsyonda Suat Borazan ve Sezgin Uçarlar’ın eşliğinde Toker, Huysuz ve Tatlı Kadın, Harmandalı, Çalıkuşu ve Fincanı Taştan Oyarlar gibi bilinen eserleri seslendirdi.

 

http://www.haber7.com/muzik/haber/726614-turkuler-saz-ile-degil-piyanoyla-seslendirildi

October 20, 2014

 

Also while I was in Bloomington, I had a chance to hear the Silk Road Ensemble in concert at the Buskirk-Chumley Theater, a lovely old movie house cum cultural center. It was a fantastic evening.

The Silk Road ensemble is:
Rahman Assadollahi – Qarmon (Azerbaijani button Accordion)–absolutely spectacular! A real star, magnificent showmanship, passion, muscisianship, energy, and with a shock of white hair, big moustache, and dramatic flair. He’s from Tehran, and was just wonderful, such pain and sadness and joy and longing all combined in virtuoso solos. The audience went wild, all his CDs disappeared immediately from the sales kiosk in the lobby.
Munish Sharifov-Kamancha –from Azerbijan, excellent, too, played Eastern and Western numbers with great panache.
Novrus Mamedov-Vocal, Saz & Percussion–also Azerbaijani, also wonderful.
Arif Bagirov-Tar & Guitar-born in Azerbijan, he taught at Tashkent Music School Number 1, and was accompanist fro Ilyas Malayev and Mahabbat Shamayeva.
Avner Shakov-Naqara and Doira–born to a Bukharan Jewish family of musicians, he was the Ringo Starr of this group. Not surprisingly, he’s an alumnus of the drum department at the Tashkent conservatory.
Hakan Toker-Piano-from the Turkish city of Mersin, he has a piano degree from Indiana University. He was young and handsome, with a moustache that looked like one on a terra cotta relic from Alexander the Great. He got up and danced, too…
Shahyar Daneshgar-Vocal and Percussion-an Azerbaijani from Tehran, also an IU alumnus–and a lecturer on Central Eurasian Studies. He’s such a good musician, and such a charming MC, I’d believe what he says about the region…

They gave a heck of a performance. The show began at 7:30 and lasted until after 11 pm. There was a big delegation of Azerbaijanis in the audience, the concert was so exciting that lots of them marched up onto the stage and started dancing to the accordion and orchestra.

If I were I musicologist, I could tell you what it all meant. But all I can say was the show was great, the musicians were great, the MC was great. If the Silk Road ensemble ever plays near you, run–don’t walk–to the ticket office…

 

http://laurencejarvikonline.blogspot.com.tr/2004/10/marco-polo-in-cornfields.html

Reed Tucker

June 27, 2010

Only in New York — no chance of finding an accesible public toilet when you need one, but if you have a hankering to sit down at a full-size piano, you’re in luck. “Play Me, I’m Yours,” an installation by artist Luke Jerram in which 60 pianos are placed in public spaces around town, opened last Monday, and since then, locals have been eyeing the instruments curiously. Is this for real? Does anyone actually stop and play these things?

To find out, The Post staked out the piano at Columbus Circle for a few hours to see just who sat down and tickled the ivory. Some highlights:

12:06 p.m.: A woman studies the piano intently. Surely this is a musician hungering to pound out a song. Instead, she snaps a photo with her iPhone and walks away.

12:10 p.m.: A mom holds her baby above the keyboard while the child frantically smacks the keys. After five seconds, the child gets bored, no doubt having spotted something shiny elsewhere.

12:18 p.m.: Local Peter Boyce lets his 3- and 4-year-old sons have a turn. “Maybe they’ll get an appreciation for music,” Boyce says. “We’re thinking about starting them on piano lessons in the fall.”

12:47 p.m.: Finally, something that sounds like an actual song and not a stray pigeon walking across the keyboard. Marcelo De Castro, a 10-year-old visiting from Brazil, knocks out “Musette in D Major” by Bach, Henry Mancini’s “The Pink Panther Theme” and Scott Joplin’s “The Entertainer.” If he keeps playing like that, this kid will be able to land a Brazilian supermodel in six years.

12:56 p.m.: Krista Johnson, 23, who’s on her lunch break, draws the biggest crowd of the day (five!) with her rendition of Mozart’s “Rondo alla Turca.” “My co-worker sent me a link to the [project’s] Web site, so I wanted to come play,” she says.

12:59 p.m.: A teen couple sits down and performs a duet of “Chopsticks,” which is like the piano world’s equivalent of a staph infection.

1:06 p.m.: Cole Lumpkin has strange tastes for a 16-year-old. He goes total prog rock with Jethro Tull’s “Locomotive Breath” and “Firth of Fifth,” a 1973 Genesis song that’s so obscure, Phil Collins has forgotten about it. “It’s an experience I wanted to have,” Lumpkin says. “Playing outside is better. The sound travels.”

1:13 p.m.: A bearded hipster in a fedora plays Beethoven’s “Fur Elise,” which, like “Chopsticks,” is apparently a song people can play even if they don’t play piano.

1:20 p.m.: A tourist with a camera around his neck sits down and is apparently mesmerized by the instrument — until a mounted police officer appears. The tourist runs off to snap photos … of the horse.

1:24 p.m.: Three women on their lunch break stop at the piano. But just to rest their sandwiches on top. No joke.

1:43 p.m.: “Chopsticks” again. Where’s Sandman from the Apollo when you need him?

2 p.m.: For most of the lunch hour, potential pianists have been competing with the sound of a blues band that’s also occupying Columbus Circle as part of a TNT promotion. Matt Heimer, a magazine editor, figures if you can’t beat them — or at least be louder than them — join them. He sits down and begins playing along with the band to “When the Levee Breaks.” Killer.

2:52 p.m.: Hakan Ali Toker, a Turkish recording artist sporting an amazing handlebar mustache, has been making his way around the city, trying out different pianos. He’s having someone film him as he pulls a stunt where he simultaneously eats with his right hand (usually pizza or a hot dog) and plays with his left. Unfortunately, he does not demonstrate the trick at this piano, but his mustache does entertain onlookers.

3:09 p.m.: This is the third piano Elizabeth Davis, 16, has visited today. Her song choice: “Canon in D” by Johann Pachelbel.

3:14 p.m.: A middle-aged woman has the supreme bad taste to perform “My Heart Will Go On.” She can’t explain herself afterward because she doesn’t speak English. Or so she claims.

3:34 p.m.: Members of Brooklyn’s American Opera Projects arrive to stage an impromptu performance of a scene from a modern opera called “Paul’s Case.” (The conductor notes that the piano is out of tune, a result of the weather and the constant pounding.) As a pianist accompanies three singers, the audience sits rapt — except for one man sitting on a wall who insists on continuing his very loud cellphone conversation. Sample snippet: “I was at this nasty gay club on 10th Avenue. . .”

3:46 p.m.: It begins to drizzle. The opera company pianist pulls the plastic cover over the piano.

4:35 p.m.: The rain has stopped, but no one seems to want to touch the piano with the cover on. Further stymieing the keyboard action, two buskers have shown up to play Bob Dylan covers a few feet away. Their presence kills any interest in the piano for the day. “Chopsticks” will have to wait until tomorrow.

http://nypost.com/2010/06/27/keys-to-the-city-2/

Ian Carter

March 22, 2005

 

The crazier the better. The more off centered, the closer to truth. The more unbalanced, the more off kilter, the greater the disregard for the status quo the better. They flock here like mad sheep to spit and haw and tear around and cry out their guttural assertions of humanity. I watch, entranced and bewildered, excited and begin to vibrate in harmony with their discordant wails and reach for something other than what I’m supposed to want.

While walking for food today, I heard accordion music floating about the air. It was coming from a stationary source somewhere above me. Intrigued, I looked into the trees and saw a man playing in the uppermost branches. I laughed and smiled and decided after I got some food I should meet any man crazy enough to climb a tree and play wonderful music.

On the way back, I saw him descending the tree. I was upset that I wouldn’t hear him play anymore, but happy at the chance to meet this alien stranger. He was wearing a pair of large single lens biking sunglasses from the early nineties with a crack down the center and neon green water moccasins, along with heavy pants and a heavy shirt. His complexion was rather dark and he had a long mustache sticking out from his face. He smiled brightly at me.

“I saw you up there earlier and was instantly intrigued. Where are you from?” I asked, immediately discerning this man was not an American.

“Turkey,” he told me.

“Ahh. You play very beautiful music. Why the accordion, why in a tree?” I asked. I couldn’t suppress the burning questions any longer.

He laughed and offered some explanations. The more I learned about him, the more intrigued I became.

“Do you want to climb the next tree with me and sing while I play?” he asked.

“Well, I don’t sing very well. I won’t do that. I don’t climb trees very well either, but I will try that.” I told him.

I sat in the tree with him for 15 minutes or so while he played his music several stories up in the tree. Many people walked by oblivious to the action, but a few stopped and laughed, took pictures, and carried on. They enjoyed his performance as I hung precariously on a tree limb and shook with insecurity. He didn’t share my concern in the slightest as he played a Middle Eastern love song and sang out to the sky. Its foreign time signatures gave away its origin as he broke into an improvisation in the middle about how badly his bottom hurt from sitting in a tree. As I only speak English, the juxtaposition of his serious love song and hurting ass were lost to me. I did enjoy the music though, in between the fire engine sirens and din of passing cars.

I looked up at him and feared he would fall and kill himself. I felt like some helpless mother watching her child climb up too high and too far. He was no child, though, and certainly not of my loins. We climbed down and went up a few other trees. When it got too cold, we walked to his car and he opened the hatchback and put away his instrument. He stood up in back of his car, took off his gloves, and dropped his heavy pants. I looked at him curiously as he beat his heavy pants against the side of his car in his underwear, dust and sticks flying everywhere. Startled people drove by and hurriedly looked away from the crazy man in his underwear. He put a different pair of pants on still standing in his hatchback and we walked inside.

“I’m actually a pianist by trade, but it helps to be versatile. I can’t carry a piano everywhere, but I can take an accordion wherever I want to go. I came to IU to learn music. I love improv, though. I’m a freelance musician and travel around giving shows.” I listened to some expert renditions and interpretations and intentional warping of classics I knew too well. I enjoyed his more than the original ones, despite his occasional discordant interruptions. He was making music and not just reciting what someone else had told him to, and he knew exactly what he was doing.

Some of the keys weren’t making the right sounds, so he opened up the hood and we looked inside. One of the keys was making a dull buzzing symbol crash. It had detached from the rest of the harmonious alignment and refused to cooperate and be fixed.

“Do you know of John Cage?” he innocently asked me. “He was one of the first people to intentionally incorporate sounds that aren’t perfect like this one into his work. Watch,” he said, and took out two credit cards and placed them on the strings. He started playing some very quick movements and the cards jumped around the strings adding a distinct buzz. He also intentionally hit the buzzing symbol key for a wonderful effect and played with the preconceptions in my head of what the piano should sound like. A music student came and stopped by, and laughed at the buzzing. He knew it didn’t belong there and was thrilled to hear its intentional misuse. He laughed and smiled at the pianist and eventually grew uncomfortable when singled out.

“Would you like to play something?” my friend offered.

“Oh no, I can’t,” the student balked. We didn’t buy it, but he walked off anyway. It was seven so I suggested we should go downstairs and listen to the Jamaican dub poet that was coming to read.

“Sounds good to me,” he said.

We watched a Jamaican woman perform poetry about self affirmation and rebellion. We watched her break out of mental prison and walk away from the bonds of slavery with a fiery spirit unknown to many. In front of us stood a woman rhythmically chanting and breaking away all the bullshit people had ever unjustly crammed down her throat. She was beautiful in a way not many comprehend but everyone can recognize.

I was swept away but the sheer insanity of these people. Their utter disregard for the status quo lead them to lives more fulfilling and happy than any man stuck in a office job with his eyes glued to the clock and his brain watching some numbers pass by his miserable face. These people were so rich spiritually that they transcended the need of silly physical desires pushed upon them by our consumer society. I laughed at the ensuing madness. It was all so simple it couldn’t possibly be this simple.

“What need have I of twenty pair of shoes? I can only wear one pair at a time,” she explained to us. “I know; I once tried wearing three pairs at once. Why do I need all these extra things to complicate my life? I canno take them with me when I go.”

After the show, I asked Cherry what it was she did to go where she wanted to. “It’s simple, child. When you need it, it comes. The path opens up before you if you’ll only follow it. All you have to do is open up and live a little.”

I knew she was right, but fully realizing and accepting these things is harder to do on a physical level. It’s easy to say, “Sell all your belongings and come live with me in the street,” but it is much harder to actually follow through with this message. Look at all the Christians out there, happily preaching to us in the relative safety of their homes knowing one day they’ll be saved by God’s mercy and grace, telling us we should live lives of austere simplicity.

“Jesus obviously meant we should be poor in spirit. As long as we put God above money we don’t have to worry about giving up our money and actually being poor,” the rich are quick to assure me and perhaps them as well. I don’t buy their apologetics, personally. Jesus spoke in metaphors a lot, but he was still a crazy transient revolutionary communal hippie at heart.

“I’m hungry for dinner,” my pianist friend told me. We walked outside to his car and saw her smoking in the cool pre-spring air. “Why don’t you go talk to her?” he asked me.

“I already know what she’s going to say,” I told him.

“Let’s bring her with us anyway,” he said.

I couldn’t argue with him. She couldn’t either, apparently, and we climbed into his car and got some raw vegetarian food from the local co-op. With nothing left to do but eat it, we drove to the park and climbed a tree. We ate our hummus and crackers and kale and walnuts in the night air suspended above the ground, sharing stories and food. We reflected upon the poetry and stories and music and laughter and tears and hurting and loss and discovery. It was a very humanizing moment, up there in that tree. It was our own private reality, a place of sanctuary and peace. The doors were everywhere, shooting up like fractal skeletons all around us. We all had the key and could ascend to such lofty heights of recklessness and splendor at any time we wanted. Our own separate peace was growing everywhere.

“Here, hold this,” he said, handing me the bag of food. “I must warm up.” He scurried up the tree and out onto a flimsy branch 50 feet into the air. He hung by his arms with no support at all underneath him and flung his legs around a branch. The thin branch popped and groaned and swayed under his weight. We both grew nervous like mothers her and I spoke up.

“Uh, Hakan, can you come down? You’re scaring the shit out of me,” I said candidly. “I really don’t want to see you fall.” He looked at my upside down figure from his dangling local in the tree. He sighed and shimmied down the thin branch. We gasped and tried to look away but our brains couldn’t escape the dreadful feeling something terrible was about to happen to him. I didn’t want to see him end up like Phineas, or worse.

When he finally rejoined us, we sat in contemplative silence for a while. He broke the monotony with another hammering statement.

“I got married in a tree,” he told me, “naked.”

I laughed at myself and my disbelief. “The crazier, the better,” I reassured myself. “The crazier the better.”

 

http://drgreentree.livejournal.com/18087.html

Fatih Yılmaz

28 Kasım 2013

Hitchcock’un sessiz klasiği “Şantaj”, Gezici Festival kapsamında Resim-Heykel Müzesi’nde bugün gösterilecek. Filme, piyanist Hakan Ali Toker, doğaçlama müziğiyle eşlik edecek

SABAH_ANKARA_20131128_2

Hakan’dan düzeltme: “Doğaçlama yapmaya 2006’da değil, çocukluğumda, müziğe başladığım gün başladım. 2006 ise ABD’den Türkiye’ye kesin dönüş yaptığım tarih.”

 

http://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2013/11/28/muzede-piyanolu-santaj